En fazla mide kanseri Türkiye’de
Türkiye’de kişi başı 18 gram tuz tüketildiğini belirtilen uzmanlar, aşırı tuz tüketiminin mide kanseri riskini artırdığına dikkat çekiyor.
Türk Kanser Araştırma ve Savaş Kurumu Derneği Başkanı Prof. Dr. Kutluk Tezer, Türkiye’de kişi başına 18 gram tuz tüketildiğine, bunun mide kanseri oranını yükselttiğine dikkati çekerek, “Buna rağmen tuzluk sallamaya devam ediyoruz” dedi.
Tezer, 5. Ulusal Kanserli Hastalar Kongresi kapsamında düzenlenen basın toplantısında yaptığı konuşmada, kanser konusunda vatandaşlarda farkındalık ve bilinç yaratmanın önemini vurguladı.
Tüm kanserlerin yüzde 43 oranında engellenebileceğine dikkati çeken Tezer, hastalığın önlenmesi konusunda vatandaşların sahip olduğu bilgileri davranış değişikliğine dönüştürmesi gerektiğini belirtti.
Türkiye’de ciddi bir kanser yükü olduğuna işaret eden Tezer, kanserden korunma çalışmalarının önemine değindi. Tezer, vatandaşların birçoğunun alkol ve tütün kullanımının kansere yol açtığını bildiğini ancak tütün kullanımı konusunda davranış değişikliğine gitmediğini söyledi.
Obezite ve fiziksel aktivite konusunda ise farkındalık düzeyinin oldukça geri olduğunu belirten Tezer, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Hala kişi başına 18 gram tuz tüketen bir ülkeyiz. Bu da mide kanserine rastlanma oranını yükseltiyor. Buna rağmen tuzluk sallamaya devam ediyoruz. Tuzluk sallamayın diyoruz. Haftada üç defa fiziksel aktivite yapmak gerek. Fiziksel aktivite yapmanın yolu pahalı spor salonlarından geçmiyor. Hava kötüyse evde kalmak istiyorsanız, ister yarım saat dans edin, ister folklor oynayın ya da evin camlarını silin.”
Tezer, kanserden korunmada gençlerin doğru beslenmeye yönlendirilmesinin ve ürünlerin üzerinde kalori bilgilerinin yer almasının da önemini vurguladı. Uluslararası Kanser Savaş Örgütü Başkanı Prof. Dr. David Hill de kanserle mücadelede işbirliğinin şart olduğuna işaret etti. Dünya Kanser Örgütü’nce (UICC) yapılan araştırma hakkında bilgiler veren Hill, katılımcıların alkol ve sigaranın kansere yol açtığını bildiğini, ancak obezite ile kanser arasındaki ilişki konusunda bilgi sahibi olmadığını söyledi.
Araştırmaya katılanların dörtte birinin kanser konusunda kaderci bir yaklaşım sergilediğini ifade eden Hill, katılımcıların yüzde 25′inin kanser konusunda tam bilgilendirme ve tedaviye katkı sürecine katılma gibi bir isteğinin olmadığını kaydetti.
AVRUPA KANSERE KARŞI HAFTASI
Avrupa Kanser Cemiyetleri Direktörü Wendy Yared ise Avrupa’da kanserle mücadele konusunda devlet kurumlarının temsilcilerinin, hasta yakınlarının ve hastaların katılımıyla “Avrupa Kanser İnisiyatifi” oluşturulmasının planlandığını bildirdi.
AB Komisyonu’nun, Avrupa Kanser Ligi’nden “kanserden korunma”, “kanser araştırmaları”, “sağlık ve bakım” ile “bilgilendirme” konularından birini yönetmesini istediğini kaydeden Yared, Avrupa Kanser Ligi’nin kanserden korunma programını yürütmeyi tercih ettiğini söyledi.
Yared, 2011′den itibaren mayıs ayının son haftasının, “Avrupa Kansere Karşı Haftası” olarak kabul edileceğini ve çeşitli etkinlikler yapılacağını açıkladı. Bir gazetecinin, “morfin kullanım oranları” ile ilgili sorusu üzerine, Prof. Dr. Hill, kanserde ağrının en önemli tedavi ilacı olan narkotik ilaçların değişik nedenlerle kullanılamadığını söyledi. Dünyada afyon ve morfinin kanunsuz kullanımı nedeniyle tıbbi kullanımı konusunda sıkıntılar yaşandığına işaret eden Hill, bunların kanunsuz kullanımının engellenmesi, tıbbi kullanımının önünün açılması için uluslararası anlaşmalar yapılması yönünde çabalar olduğunu kaydetti.
KANSERLE İLGİLİ BİLGİ VE DAVRANIŞLAR ARAŞTIRMASI
UICC, Roy Morgan Research International ve Gallup tarafından Türkiye’nin 18 ilinde 18 yaş üstü 2 bin 19 kişinin katılımıyla yapılan araştırmaya göre, katılımcıların yüzde 85′i hiç alkol almıyor. Tütün kullanım oranı erkeklerde yüzde 54, kadınlarda ise yüzde 20.
“Son bir ayda hiç güneş yanığı oldunuz” sorusuna katılımcıların yüzde 61.6’sı hayır, yüzde 35.3 “evet” yanıtı veriyor.
Kişilerin fiziksel aktivitelerin yoğunluk gösterdiği yerlerin başında yüzde 8.8 ile işyerleri geliyor, bunu yüzde 7.6 ile ev, yüzde 1.4 ile spor salonları takip ediyor.
Katılımcıların yüzde 52.6’sı kanserin tedavi edilebileceğini, yüzde 24.1′i ise tedavi edilemeyeceğini düşünürken yüzde 23.3′ü bu konuda kararsız kalıyor. Kanser, kalp hastalıkları ve AIDS’ten daha önemli bir sağlık sorunu olarak görülüyor. Katılımcıların yüzde 80.5′i kanseri, 60.4′ü kalp hastalıklarını, yüzde 20.1′i AIDS’i önemli bir sağlık sorunu olarak değerlendiriyor.
Kanser risk faktörleri açısından katılımcıların yüzde 92.9′u sigarayı, yüzde 90.4′ü alkolü, yüzde 71.5′i tütünü, yüzde 70.9′u stresi, yüzde 67.8′i yağlı yiyecekleri, yüzde 61.5′i aşırı kiloyu, yüzde 43.6’sı cep telefonunu, yüzde 39.6’sı sebze tüketilmemesi, yüzde 38.4′ü yetersiz fiziksel aktivite, yüzde 23.6’sı ise musluk suyu kullanımını ilk sıraya koyuyor.
A.A
Kabızlık sorununuz mu var?
Aralık 4, 2009 admin
Kategori - Hastalıklar ve Genel Sağlık
O zaman yeterli sıvı almıyor ve posa tüketmiyorsunuz demektir.
Kabızlık basit bir deyişle seyrek dışkılama olarak tanımlanabilir. Dışkılama sıklığı yaş ve beslenme gibi birçok faktöre bağlı olmakla birlikte, kişiden kişiye de farklılık gösterebilir. Alışılagelmiş olarak dışkılama sayısının günde bir kez olması düşünülse de, günde üç kezden, haftada üç keze kadar dışkılama, eğer ağrılı, sıkıntılı ve çok sert değilse, normal sınırlar içinde kabul edilebilir.
Dışkılama sayınız bu sınırlarda olsa da, ortadan uzaklaşıyorsa bir kez doktora danışıp bunun sizin için normal olup olmadığını öğrenmeniz, herhangi bir sorunu gözden kaçırmamak adına yararlı olacaktır. Dışkılama seyrek olduğunda, dışkıdaki su miktarının giderek azalması nedeniyle sertleşmesi ve kuruması; şişkinlik, karın ağrıları ve gaza neden olabilir, sonuçta dışkılama daha da zorlaşabilir.
Kendiniz tedavi etmeyin doktora gidin
Çoğu zaman kabızlık çeken kişiler bunu normal yaşamlarının bir parçasıymış gibi kabul eder ve kendi kendilerine çareler arayarak, başkalarının kullandıkları yöntemleri dener. Oysa kabızlık çekiyorsanız bunu kesinlikle kendiniz tedavi etmemeli, teşhis ve tedavi için doktorunuza danışmalısınız.
Eğer altta yatan bir hastalık yoksa, düzenli dışkılama alışkanlığının yerleştirilmesi, diyet ve başka tedbirlerle dışkılamanın düzenli hale getirilmesi gereklidir. Hemen müshil ilaçlarına başlanmamalı.
Çoğu kişi dışkısında kan gördüğünde bunu önemsemez ve “hemoroittir” deyip geçer. Ancak dışkıda kan, makatta yırtık veya hemoroitten kaynaklanabileceği gibi, daha ciddi hastalıkların işareti olabilir.
Kesinlikle doktora danışılmalıdır.
Bazı hastalıklar ilk belirtilerini dışkılama düzeninde değişiklikle gösterdiği için, tuvaletten sonra dışkıda kan, mukoza olup olmadığına bakmakta yarar var. Dışkılama alışkanlığında son zamanlarda gelişen herhangi bir değişiklik olursa doktorunuzla bu durumu görüşmelisiniz.
İHTİYAÇ DUYDUĞUNUZ ANDA TUVALETE GİDİN
Genellikle iş yoğunluğu veya ev dışında tuvalete gitmekten kaçınma nedeniyle normal bağırsak reflekslerinin kaybolması zaman içinde kabızlığın yerleşmesine neden olur. Bu nedenle ihtiyaç hissedildiği anda tuvalete gitmeye ve düzenli dışkılama alışkanlığı edinmeye çaba göstermek gerekir. Böylece muhtemelen dışkılama refleksleri bir iki hafta içinde normale dönecektir. Bağırsak tembelliği genellikle yeterli posa alımı, yeterince sıvı alınması ve daha çok hareket edilmesinden fayda görebilir. Gün içerisinde yenilen ekmeklerin tam buğday, çok tahıllı veya yulaflı olması, en az beş porsiyon meyve ve sebze gibi posalı yiyeceklerin yenilmesi ve özellikle susuz kalmamaya çaba göstermek yararlı olur.
Kahvaltıda 4-5 çorba kaşığı kadar yulaf ezmesi ve kahvaltılık tahıl gevrekleri yanında ceviz, fındık, badem yenilmesi, öğünlerde kurufasulye, nohut, mercimek gibi kurubaklagillerin yemekleri, salataları veya çorbalarının tüketilmesi kabızlığın önlen-mesinde son derece yararlıdır.
Beslenme ve yaşam tarzı değişiklikleri
Bol posalı beslenme uygulaması başlangıçta bazı kişilerde gaz şikayetlerine neden olabilir. Ancak, bu yiyeceklerin küçük porsiyonlarda tüketilerek yavaş yavaş artırılması ile bu problem kolaylıkla çözümlenebilir. Yoğurt ve kefir de, içerdiği faydalı bakteriler sayesinde sindirimi düzenleyici etkiye sahiptir. Günlük düzenli yürüyüş veya benzeri egzersiz yapılması da bağırsakların düzgün çalışmasına yardımcı olur. Bu tip beslenme ve yaşam tarzı değişiklikleri yapmadan önce, bunların size uygun olup olmadığını öğrenmek için doktorunuza danışmanız gerekir.
Makatta çatlaklar veya hemoroit varlığı çoğu hastada tuvaletten kaçınmaya neden olabilir, bu durum da kabızlık gelişmesine sebep olur, bunların tedavisi çoğunlukla kabızlığın da düzelmesini beraberinde getirir.
Sebebi herhangi bir patolojiden kaynaklanmıyorsa, kabızlığa neden olabilecek çeşitli durumlara bazı örnekler:
Yeterince posa alınmayan tek yönlü beslenme alışkanlığı
Az sıvı alınması
Hareketsizlik
Stres
Yolculuk, seyahat veya tatillerde yeme alışkanlıklarında değişiklik
Müshil istismarı
Bazı ilaçlar (bazı antidepresan, ağrı kesiciler, demir destekleri gibi)
Hamilelik dönemi
Yanlış dışkılama alışkanlıkları
Bazı sindirim sistemi dışı hastalıklar
Dr. Hasan İnsel - Milliyet
Mideyle ilgili doğru bilinen yanlışlar
Aralık 2, 2009 admin
Kategori - Hastalıklar ve Genel Sağlık
ÜLSER: Baharatlar ve stres mide ülseri yapar Ülsere, genellikle “helikobakter” denen bakterinin, aspirinin veya romatizma ilaçlarının neden olduğu bilinir. Tedavide antibiyotikler ve asit giderici ilaçlar başarılıdır. Stres
veya baharatlı gıdalar ülser yapmaz. Ancak var olan ülserin azmasına
neden olabilir. Mide ülseri kanser zemininde de oluşabilir.
MİDE YANMASI: Sigara içmek yangıyı azaltır Bilinenin aksine sigara, yanma
şikâyetlerini artırır. Mide yanması yemek borusunun altındaki kapağın gevşemesi sonucunda asitlerin yemek borusuna geçmesiyle oluşur. Buna “reflü” denir. Sigaranın bu kapağın gevşemesine neden olduğu sanılmaktadır.
DIŞKILAMA: Tuvalete çıkma sıklığı günde birdir Sağlıklı kişilerde dışkılama
sıklığı günde üç ile haftada üç arasındadır. Ancak bunun dışındakiler de normal olabilir. Önemli olan, anormalliği işaret eden her zamanki bağırsak
alışkanlıklarının değişmesidir. Tuvalete çıkma sayısının artması veya azalması hastalık işareti olabilir.
SİROZ: Alkol sirozun tek nedenidir Alkol, birkaç nedenden biridir. Siroz karaciğerin hasar görmesi sonucu fonksiyonlarının geri dönüşsüz bir şekilde azalmasıdır. Diğer nedenleri arasında B ve C tipi hepatit, demir veya bakır birikmesi, ilaç reaksiyonları veya safra yolları hastalıkları yer alır. Karaciğer
yağlanması da siroz yapabilir.
İç Hastalıkları Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Metin Okucu - GAZETE HABERTÜRK
Mide Kanseri
Mide, sindirim sisteminin bir parçasıdır ve karnın üst sol kısmında diyaframın altında bulunur. Üst ucu yemek borusu ile bağlantılıdır, alt ucu ise, adına kapıcı dediğimiz, halka şeklindeki kapama kasları ile onikiparmak bağırsana bağlıdır.
Midedeki kötü huylu tümörler genellikle mukoza zarında gelişir ve % 95 oranında bez epitelinden (adenokarsinom) yola çıkar. Skuamöz epitel karsinomlar, lenfomlar – yani lenf dokusunda gelişen kanserler – ve kas yapısında gelişen sarkomlar daha ender görülür.
Hastalığa yeni yakalananların yılda toplam olarak yaklaşık 20.000 kişiyi bulduğu mide karsinomu, erkeklerde en sık görülen beşinci, kadınlarda ise en sık görülen dördüncü kötü huylu tümördür.
Mide Kanserinin nedenleri:
• Mide kanserinin oluşumunda beslenme alışkanlıkları önemli bir rol oynamaktadır.
• Beslenmeye dayalı iyi bilinen risk faktörleri; çok tuzlu yemeklerin sıklıkla yenilmesi ve taze meyve ve sebzenin az tüketilmesidir.
• Izgarada pişirilmiş, tütsülenmiş ve tuzlu salamura gıdaların sıklıkla yenmesi de riskli olabilmektedir. Izgara ve tütsüleme esnasında tam olmayan yanma sonucu kanseri tetikleyen maddeler oluşmaktadır (kanserojenler). Et ürünlerinin salamurası (tuzlama) yapılırken nitrat tuzları ve nitrit tuzları kullanılmaktadır. Bunlar, ısıtma esnasında veya mide içinde Nitrosaminleri oluştururlar ki, bunlarda kuvvetli birer kanserojendir. Nitrosaminler gıdaların bakteri veya mantarlarla teması esnasında da oluşabilmektedir.
Yukarıda bahsi edilen mide karsinomu vakalarındaki gerilemenin nedeni, soğutucu ve dondurucu araç ve gereçlerin (buzdolabı, derin dondurucu) genel olarak daha sık kullanılmaya başlanması ve taze meyve ve sebzenin daha kolay tedarik edilebilmesine dayandırılabilir. Tuzlamak gibi konservasyon metodları (yiyeceklerin bozulmasını önlemek) son on yıllarda dondurucu ve soğutucular ve/veya vakumlu steril ambalajlar sayesinde geri planda kalmıştır.
• Mide kanseri, kronik bir mide mukozası iltihabı şekli olan ve mide ülserinde sıklıkla ortaya çıkan helicobacter pylori bakterisinin sebep olabileceği atrofik gastritis ile bağlantılı olabilmektedir. Helicobacter enfeksiyonu ile mide kanseri arasında yakın bir bağlantı olasılığının çok olduğu kabul edilmektedir. Büyük bir olasılıkla midenin helicobacter ile uzun süreli bir istilası (enfeksiyonun çocuk yaşta gerçekleşmesi) daha yüksek bir risk oluşturmaktadır, bu nedenle yetişkin yaşta bu bakterinin ortadan kaldırılması rizikonun azaldığı anlamına gelmemektedir.
• Sigara ve aşırı alkol tüketimi risk faktörü olarak kabul edilmektedir, çünkü bunların tüketimi büyük bir olasılıkla mide mukozası iltihabına yani gastrite neden olabilmektedir. Adenomatöz mide polipleri de (mukoza bezlerinde başlangıçta iyi huylu oluşumlar) mide kanseri hastalığı için risk faktörleri arasındadır.
Örneğin bir ülser hastalığı nedeniyle midenin kısmen alınması da (günümüzde ender olarak uygulanmaktadır) mide kanseri riskini arttırmaktadır.
• Kalıtım yoluyla alınan genler de mide kanserinin oluşmasını destekleyebilir. Ancak burada iki tür mide karsinomu biribirinden ayrı tutulmalıdır: Biri, öncelikle sınırlı olarak büyüyen intestinal tür, diğeri ise difüz tür olanıdır ki, bu türü daha kötü huylu olup hızla çevredeki dokuları sarar. İntestinal türde daha çok beslenme faktörleri ön planda olurken, difüz türde genetik faktörler sorumlu tutulmaktadır.
Belirtiler
En sıklıkla,
• Hazımsızlık
• İştahsızlık
• Yemeklerden sonra şişkinlik hissi
• Kusma
• Yorgunluk
• Bağırsak işlevinde kan yada siyah dışkı
• Kilo kaybı
Teşhis
En emniyetli ve kesin sonuç veren muayene şekli, mikroskop (Histoloji) ile ayrıntılı incelemenin yapılması için doku örneklerinin de alınmasını sağlayan, daha önce bahsi edilen, mide içinin gözetlenmesidir (gastroskopi). Kuşkulu bölgenin derinlerinden ve kenarlarından alınan örnekler, olası kanserin mide duvarına ne kadar yayıldığını tespit etmeye yarar. Kontrast maddelerle mide ve bağırsaklara uygulanacak ilave bir röntgen muayenesi, mide duvarının geniş alanlarını da inceleme imkanı verir.
Tedavi
Mide kanserinde ameliyat, en önemli ve en belirleyici tedavi önlemidir. Buna ilave olarak kemoterapi ve bazı durumlarda ışın tedavisi (Radyoterapi) de uygulanmaktadır.
Tedaviden sonra ne oluyor?
Tedavinin tamamlanmasından sonra, yani ameliyattan sonra, erişilebilecek en iyi netice olarak, hastalar tümörlerinden tamamen kurtulmuş olurlar. Bundan sonraki tıbbi kontrolün amacı, tedavinin istenmeyen sonuçları ile olası bir geri dönüşü yani hastalığın olası yeniden nüksetme halini tespit etmektir. Genelde tedavi sonrası kontroller ilk zamanlar 3 ayda bir yapılır, 2 yıldan sonra ise 6 ayda bir gereklidir. Muayene normalde vücudun incelenmesini, laboratuar testlerini, röntgen ve ultrason muayenesini ve midenin bir bölümü alınmış ise bir de gastroskopiyi kapsar.
Kaynak: Turk.net
İnsüline gerek kalmayacak
Kasım 15, 2009 admin
Kategori - Sağlık Haberleri
Türk bilim adamı Salih Şanlıoğlu ve ekibinin, şeker hastalarının birkaç yıl bile olsa insülin enjeksiyonu olmadan yaşamalarına olanak sağlayan ”adacık nakli”ni gen tedavisiyle geliştiren ve sıçanlarda bağışıklık sistemini baskılayıcı ilaçlar kullanmadan başarıya ulaşmasını sağlayan araştırması, ABD’de yayımlanan Human Gene Therapy dergisine kapak oldu.
Akdeniz Üniversitesi (AÜ) Gen Tedavi Ünitesi Başkanı Prof. Dr. Salih Şanlıoğlu ve ekibi, dünyada yaklaşık 250 milyon diyabetli hastanın 25 milyonunu oluşturan insüline bağımlı (Tip 1) diyabet hastasının birkaç yıl da olsa insülin enjeksiyonsuz yaşamalarına olanak sağlayan ”adacık nakli”nin, bağışıklık sistemini baskılayıcı ilaçlar kullanmadan başarıya ulaşması için deneysel gen ve hücre tedavi metodu geliştirdi.
İnsüline bağımlı şeker hastaları için ümit vaad eden TÜBİTAK destekli araştırma, ABD’de yayımlanan Human Gene Therapy dergisinin ekim ayı sayısına kapak oldu.
Araştırmayı Şanlığıoğlu’nun başkanlığında AÜ’den Prof. Dr. Mustafa Kemal Balcı, Dr. Ercüment Dirice, Doç. Dr. Ahter Dilşad Şanlıoğlu, Araştırma Görövlileri Sevim Kahraman ve Saffet Öztürk, Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi Joslin Diyabet Merkezi’nden Doç. Dr. Abdülkadir Ömer ve Iowa Üniversitesi Gen Tedavi Merkezi’nden Prof. Dr. Thomas S. Griffith katıldı. Çalışma önümüzdeki hafta Almanya’da yapılacak Avrupa Gen Tedavi Birliği’nin toplantısında da sunulacak.
Prof. Dr. Şanlıoğlu, AA muhabirine yaptığı açıklamada, yüksek kan şekeri seviyesini normal düzeye indirmek için insülin bağımlı şeker hastalığının tedavisinde standart rutin uygulama olarak hastalara günlük kan şeker düzeyi takibi ve periyodik insülin enjeksiyonu önerildiğini vurguladı.
İnsülin bağımlı şeker hastalığının tedavisindeki en kalıcı çözümün pankreas nakli olduğunu belirten Şanlıoğlu, buna karşın nakil yapılan organın reddedilmemesi için hastaların hayatları boyunca bağışıklık sistemini baskılayıcı ilaçlar kullanmaları gerektiğini söyledi.
Uzun süre bağışıklık sistemini baskılayıcı ilaçlar kullanımının ciddi yan etkileri olduğunu ifade eden Şanlıoğlu, pankreas naklinin böbrek nakline ihtiyaç duyan ileri evre diyabetik hastalarda uygulandığını kaydetti.
-İNSÜLİN ENJEKSİYONSUZ YAŞAM-
İnsülin bağımlı şeker hastalığının tedavisinde pankreas organ nakline alternatif olarak geliştirilen bir diğer yöntemin ”adacık nakli” olduğunu vurgulayan Şanlıoğlu, bu yöntemde hastaların karaciğerlerine, bağışıklık sistemini baskılayıcı ilaçlarla birlikte ölmüş vericilerden alınan pankreas hücreleri nakledildiğini kaydetti.
Pankreas dokusunda bulunan beta hücresi adacıklarının, insülin üreterek hastanın bu enzimi dışarıdan almasına gerek bırakmadığını ifade eden Şanlıoğlu, yapılan çok merkezli araştırmaların ilk birkaç yıl içerisinde nakledilen adacıkların karaciğerde fonksiyonlarını yitirdiklerini gösterdiğini belirtti.
Prof. Dr. Şanlıoğlu, hastaların pek çoğunun bu nedenle 5 yıl sonra tekrar insülin enjeksiyonuna ihtiyaç duyduklarına işaret ederek, ”Bu nedenle hastalarda ciddi yan etkiler oluşturma potansiyeli olan bağışıklık sistemini baskılayan ilaçlar kullanılmaksızın nakledilen adacıkları vücut içerisinde uzun süreli tahribattan koruyabilecek yeni gen tedavi yöntemlerinin geliştirilmesine ihtiyaç vardır” dedi.
Bu amaçla henüz insanlarda denenmemiş deneysel bir gen ve hücre tedavi metodu geliştirdiklerini vurgulayan Şanlıoğlu, sıçanlarda bağışıklık sistemini baskılayıcı ilaç kullanmadan adacık naklinde daha uzun süre kan şekeri seviyesini normale indirdiklerini dile getirdi.
Şanlıoğlu, ”Bugün için adacık naklinde karşılaşılan en önemli sorunları gidermek ancak uyguladığımız yöntemin zamanla kliniğe uygulanabilmesiyle mümkün olabilecektir. Human Gene Therapy dergisinin 2009 yılı Ekim ayı sayısında yayımlanan bu çalışmamız adacık hücre nakline getirdiği yenilikler sebebiyle aynı sayıda dergi kapağına konu olmuştur” dedi.
-DERGİYE KAPAK OLAN ARAŞTIRMA-
Şanlıoğlu ve ekibi, laboratuvar ortamında ilaç vererek pankreatik beta hücrelerini tahrip ettiği sıçanlarda insandakine benzer bir şeker hastalığı modeli geliştirildi.
Sonra şeker hastalığı oluşturulan sıçanlardan bir kısmına sağlıklı sıçanlardan alınan adacıklar (pankreatik beta hücre kümesi), bir kısmına da ”TRAIL” geni nakledilen adacıklar yerleştirildi.
Nakil sonrası gen nakli yapılmayan adacıkların yerleştirildiği sıçanlarda şeker düzeyi kısa süreli olarak normal seviyelere, gen nakli yapılan adacıkların yerleştirildiği sıçanlarda ise çok daha uzun süre kan şeker seviyesi normal seviyelere indirildi.
Gen nakli yapılmış adacıklarla daha uzun süreli kan şeker düzeyinde normalleşmenin sağlanması, nakledilen genin insülin üreten adacıkları alıcı hastanın bağışıklık sistemi hücrelerine karşı koruyabildiğini gösterdi. Gen nakliyle adacıkların hücresel bir tahribattan korunması mümkün olurken, bunu başarmak için nakil sonrasında alıcının kendi bağışıklık sistemini baskılayıcı ilaçlar kullanması gerekmedi.
AA
Kabızlıkta Beslenme
Kasım 12, 2009 admin
Kategori - Sağlıklı Beslenme
Kabızlığın nedenleri değişiktir. En önemli kabızlık nedeni diyetin az posalı, az sulu olması vehareketsizliktir. Aniden oluşan kabızlıklarda barsak tıkanmalarından şüphelenilerek hastaneye başvurulmalıdır.
Genellikle uzun süreli kabızlıkların önlenmesinde uygun beslenme ve beden hareketleri yarar sağlar. Kabızlığa meyilli olanlara sabah kalkınca 1 kaşık kayısı veya erik marmeîatı ile 1 su bardağı su veya ıhlamur içmeleri ve 15-20 dakika beden hareketi yapmaları önerilebilir.
Günlük beslenmede, meyve suları yerine meyve, beyaz ekmek yerine kepekli ekmek, etin birazı yerine nohut, mercimek, barbunya gibi bol posalı besinler yer almalıdır. Yemekler normal yağlı olarak pişirilmelidir. Barsak hareketlerini arttırma nedeniyle erik, armut, kayısı gibi meyvelerden hoşaf yapılarak yemeklerin yanında bulundurulabilinir. Bunun yanında çay kabızlık için uygun içecek değildir. Açık ve limonla içilebilir. Böylece barsaklarda hacim artar ve dışkı atımı kolaylaşır. Kabızlık genel olarak bir beslenme hastalığı olduğu için kabızlıkta beslenmeye dikkat etmek gerekir.
Karaciğer Hastalığında Yağ, Yumurta, Et Zararlı mıdır?
Kasım 12, 2009 admin
Kategori - Hastalıklar ve Genel Sağlık
Karaciğer vücudumuzun fabrikasıdır. Proteinler karaciğerde yapılır. Proteinin yapıtaşı amino asitlerden ayrılan amonyak karaciğerde üreye çevrilerek sıvılarla vücuttan atılır. Yağların sindirimi . için gerekli safra karaciğerde oluşur. Yağda eriyen vitaminler, demir, glikojen karaciğerde depolanır. Yine karaciğerde bütün besin öğelerinden enerji oluşur. Alkol karaciğerde enerjiye dönüşerek vücuttan atılır.
Bu kadar çok çalışan organın sağlığını koruması için yeterli ve dengeli beslenmesi zorunludur. Karaciğere en çok zarar alkolden gelir. Yine her türlü toksik madde karaciğeri bozar. Bazı mikroplar da karaciğerde hastalık yapar. Karaciğer haftalıklarının en çok bilineni tıp dilinde enfeksiyöz hepatit denen sarılık ve sirozdur.
Karaciğer hastalıklarının tedavisinde hastanın uygun şekilde beslenmesi önem taşır. Hastalarda iştah azlığı, bulantı ve kusma görülmesi besin alımını azaltabilir. Ayrıca hastalığın ilk döneminde, hasta karaciğer amonyağı üreye çeviremediğinden kanda amonyak yükselmesi olabilir. Yine sirozda amonyaklı su birikimi ile karın şişliği olabilir.
Hastalıkta, yıpranan karaciğer hücrelerinin onarımı için proteince zengin ve enerjisi yüksek diyet alınması gerekir. Karaciğer hastalığında diyet önemlidir. Et ve yumurta en iyi kalitede protein kaynaklarıdır. Ancak fazla alman yağ, karaciğeri safra yapmaya zorlar. Halbuki iyileşmede karaciğerin dinlenmesi önemlidir. Ayrıca fazla yağın sindirimi güçtür, zaten iştahsız olan hastanın bulantı ve kusmalarını arttırabilir.
Karaciğer hastalıklarında diyet hastalığın belirtilerine ve hastanın durumuna göre ayarlanmalıdır. Aşağıda, belirtilere göre yenecek besinlere örnekler verilmiştir:
Kanda amonyak yüksek olduğu sırada proteinli besinler biraz azaltılmalıdır. Kaliteli protein kaynakları olan peynir, süt, yoğurt, yumurta, tavuk, balık ve et gibi besinler kullanılarak hem vücuda aşın protein vermekten sakınılmış olur, hem de bireyin protein ihtiyacı daha kolay karşılanır. Bunun yanında düşük kaliteli bitkisel proteinler biraz azaltılabilir. Yağı az olduğundan suda pişmiş tavuk eti özellikle tercih edilir. Sütlü tatlılar hem kaliteli protein hem enerji sağlarlar.
Ödemli durumda tuz sınırlanır.
Bunların dışındaki durumlarda yağı biraz az, kaliteli protein ve karbonhidratlardan zengin, hastanın kolayca yiyebileceği ve sindirimi kolay besinler verilir. Bu nitelikleri taşıyan besinlerin başında süt, yoğurt, peynir, sütlü tatlılar, et, tavuk ve balık, yumurta, meyve, pekmez, bal gelir. Yemekler suda, fırında veya ızgarada pişirilir, yağda kızartılmaz. Et konmuş yemeklere yağ eklenmez. Çok yağlı etlerden sakınılır.
Kilo sorunu ve insülin direnci
Kasım 12, 2009 admin
Kategori - Zayıflama ve Diyet
Kilo probleminin yayılmasında “insülin direnci”nin önemli bir payı var.
Eğer insülin direnci söz konusuysa kolay kilo alıyor, zor kilo veriyorsunuz. ınsülin direncinin zararları sadece kilo aldırmakla da sınırlı değil üstelik… Erken yaşlanma, bazı tümör oluşumları, kalp-damar hastalığı ve felç riskini artırıyor.
“ınsülin direnci ile son yıllarda neden daha sık karşılaşıldığı” sorusunun yanıtı ise hâlâ verilebilmiş değil. Bu konuda farklı görüşler var. Bana göre beslenme tarzımızın değişmesi en önemli faktör… Fast food besinler, fruktoz şuruplu meşrubatlar, bol şekerli ve kolalı içecekler, cips-gofret-bisküvi benzeri atıştırmalıklar, şekerleme gibi gıdalara ilgimiz arttıkça insülin direnci yaygınlaşıyor.
Yani sorunun son yıllarda çok gündemde olmasında “yanlış beslenme” ve “yapay besinlere yönelme” ısrarımızın payı var. Tembellik ve hareketsizlik de önemli sorunlar… Kısacası bu direncin arkasında biraz genetik faktörler, biraz da kişisel yanlışlarımız yatıyor.
İNSÜLİN OLMADAN OLMAZ AMA…
İnsülin, metabolizmanın en önemli oyuncularından biri. Pankreas bezinde üretiliyor. Esas olarak karbonhidrat metabolizmasını düzenliyor ama protein ve yağ metabolizmasında da önemli işlevleri var.
Sistem bozulursa önce kan şekeri yükselmeye, açlık-tokluk şeker dengesi bozulmaya başlıyor. Bir süre sonra kanda yağ dengesi de değişiyor. Örneğin trigliserid artmaya, iyi kolesterol azalmaya ve/veya protein dengesinin bozulması sonucu ürik asit yükselmeye başlıyor.
Kısacası sağlıklı bir kilo aralığında kalmak ve metabolik dengeyi korumak için “insülin-şeker ilişkisinin” seviyeli bir ilişki olması şart!
TAVUK-YUMURTA İLİŞKİSİNE DİKKAT
İnsülin direnci-kilo ilişkisinde “tavuk-yumurta” ilişkisine benzer bir durum var. ınsülin direnci, “hücre içine şeker girişine engel olduğu, hücrenin insülinin yardımıyla şekeri kullanmasını bozduğu” için bazen fazla miktarda karbonhidrat tüketimine ve ayrıca yol açtığı hipoglisemiler nedeniyle yeme ataklarına sebep olarak kilo almayı kolaylaştırıyor.
Bu tür kilo kazanımlarının daha ziyade karın ve bel çevresinde yağ birikmesi, karın içi yağı omentumun büyümesi, karaciğerin yağlanması şeklinde geliştiği de biliniyor. Yani insülin direncine bağlı kilo kazanımlarında tipik bir “iç yağlanma” var. Ve bu durum tipik kabul edilen “elma tipi şişmanlık” ile sonuçlanıyor.
Direnç nasıl ölçülüyor
İnsülin direncini ölçmek için 8-12 saatlik bir açlığı takiben damardan alınan kanda şeker ve insülin değerleri ölçülüyor. Sağlıklı kişilerin açlık insülini 10 mikro ünitenin, açlık kan şekerleri ise 100 mg.’ın altında oluyor.
Açlık insülini 10-15 mikro ünite arasında olan kişilerde problem başlamış kabul ediliyor. Özellikle açlıkta 15 mikro üniteden fazla insülin belirlenmişse, bu bulgu insülin direncinin varlığı anlamına geliyor. Eğer imkan ve zaman varsa tokluk şekeri ve tokluk insülin cevaplarına bakmak da sorunun kaynağını belirlemeyi ve problemi daha net yorumlamayı kolaylaştırıyor.
İnsülin direncinin işaretleri
Hipoglisemi atakları
Kan şekerinde yükselmeler
Göbek ve karın bölgesinde yağ birikimi/ bel çevresinde genişleme
Karaciğer yağlanması
Trigliserid yüksekliği
HDL kolesterol düşüklüğü
Biz ne yapıyoruz
Kliniğimizde takibe aldığımız ya da kilo programına sokacağımız kişilerin mutlaka bel çevresini ölçer, bel çevresinin kalça çevresine oranlarını belirleriz. Bel çevresi 84-85 cm.’den büyük olan kadınları, 95-96 cm.’den geniş olan erkekleri özellikle bel kalça oranları birden büyükse mutlaka insülin direnci testinden geçiririz. Bu uygulamaları ailesinde şeker hastalığı olanlarda, yani birinci derece akrabalarında diyabet bulunanlarda asla ihmal etmeyiz.
Gebelikte şeker geçirmiş olanlarda da aynı uygulamayı yaparız. Kilolu bir kişide geçmiş veya mevcut sağlık hikayesinde hipertansiyon, trigliserid yüksekliği, iyi kolesterol azlığı, hiperürisemi gibi sorunlar varsa aynı hassasiyeti gösteririz. Hareketsiz bir yaşam süren, göbek ve gıdıktan kilo alma hikayesi olan, uyku apnesi sorunu yaşayan, horlamadan yakınan ve 40 yaş sonrasında kilo almaya başlayanlarda da insülin direnci var mı, yok mu araştırırız.
Biz bu kişilerin insülin direnci sorununu çözmeden kilo vermekte zorlanacaklarını, hatta veremeyeceklerini, daha da önemlisi temel problem çözülemediği zaman kilo verseler bile verdikleri kiloları fazlasıyla geri alacaklarını düşünüyoruz.
Göbek yağları direnci tetikliyor
Vücutta aşırı yağ depolanması, insülin direncine yol açan önemli bir faktör. Karın içindeki yağların artması insülinin kas, karaciğer ve yağ dokusundaki etkilerini azaltıyor, insülin direncini belirginleştiriyor.
“Tavuk-yumurta” benzetmesini biraz da bu nedenle yapmak istedim: Kilo almak insülin direncine, insülin direnci de kilo almaya yol açan faktörler…
ınsülin hormonu, sık acıkmaya yol açtığı, yağ depolanmasını kolaylaştırıyor. Bu nedenle özellikle göbek karın çevresinde ve bel bölgesinde yağ biriktirenlerin insülin direnci bakımından incelenmeleri şart!
Prof. Dr. Osman MÜFTÜOĞLU
Bebeklerde demir eksikliği bağışıklık sistemine zarar veriyor
Kasım 10, 2009 admin
Kategori - Anne ve Bebek Sağlığı
Bebeklerin sağlıklı gelişimi genetik özellikleri yanında beslenme, temiz çevre, sosyal etkileşimler gibi dış etmenlere de bağlıdır. Fizik ve nöromotor gelişimin sağlanması ve enfeksiyonlara karşı vücudun direnci üzerinde beslenmenin önemli etkileri vardır. Yanlış beslenme sonucunda kansızlık, raşitizm, kabızlık, obezite, hiperkolesterolomi, damar sertliği, kanser ve şeker hastalığı, diş hastalıkları başta olmak üzere pek çok sağlık sorunu ile karşı karşıya kalınır.
Değişen yaşam koşulları, farklı sosyoekonomik ve kültürel yapı beslenme alışkanlığında ve ortalama beslenme biçiminde değişikliklere sebep olmuştur. Sosyal ve ekonomik gelişimin önemli göstergelerinden birisi çocukların beslenme durumudur. Bebeklik ve çocukluk dönemi yapılan beslenme hataları öncelikle çocuğun fiziksel ya da zihinsel gelişimini etkileyebileceği gibi, uzun süreli sağlık sorunlarının ortaya çıkmasına da yol açabilir.
Özellikle gelişmekte olan ülkelerde, düşük gelir düzeylerine sahip bireylerde Fe, İyot, Vitamin A, Çinko, Vitamin D eksikliği görülme olasılığı çok yüksektir. Demir, Çinko ve Vitamin A eksikliklerinin tüm dünyada çocuk ölümlerinin 2 / 3’ ünün altta yatan nedeni olduğu bildirilmektedir.
Demir eksikliği anemisi ülkemizde 0 – 6 yaş grubunun yaklaşık yarısında, okul çağı çocuklarının ise % 30’unda görülmektedir. Demir eksikliği organ ve hücrelerde ya da moleküler düzeyde görülebilir. Demir oksijen taşınması, depolanması, hücre büyümesi, çoğalmasında yaşam için vazgeçilmez bir elementtir. Toplam vücut demiri 3 - 4 gramdır. Hemen tamamı alyuvarlarda hemoglobin içinde bulunur, karaciğer en önemli demir deposudur. Diyetteki demirin %10’u emilir. Bu nedenle günlük diyette 8 – 10 gr demir alınması gerekir.
Yenidoğan ve 3 aylık süt çocuğu dönemi en hızlı kitlesel büyüme dönemi olmasından dolayı, demir gereksiniminin en çok olduğu çağdır. Yenidoğan bebek yalnızca 250 mg demirle dünyaya gelir. Bu miktar onun ancak ilk 6 ay gereksinimlerini karşılayabilir ve bundan sonra dışarıdan demir alınmazsa demir eksikliği anemisi başlar. Özellikle bitkisel kaynaklı besinlerin demir içerikleri 6 – 24 aylık dönemde bebeğin gereksinimlerini karşılayamaz. Hayvansal kökenli besinlerde, bitkisel besinlerdekine göre daha çok demir bulunur ve daha yüksek oranda emilir. Bazı bebeklerde hayvansal besinlerin diyete eklenmesi yeterli olmakla birlikte, pahalı olması nedeniyle gelişmekte olan ülkeler için pratik bir çözüm değildir. Bu nedenle bebeklere 6 aydan itibaren demir takviyesine başlanması gerekmektedir.
Prematüreler, düşük doğum ağırlıklı bebekler, anne sütü ile beslenemeyenler, 6 aydan uzun süre tek başına anne sütü alanlar, bir yaşından önce inek sütü ile beslenenler, demir içeriği düşük yiyeceklerle beslenenler, sık enfeksiyon geçiren bebekler demir eksikliği anemisi için risk oluştururlar. 4 – 6 ay sürecinden başlayarak demir desteği gerekir. Bir yaş altı demir desteği verilmesinin gelişimsel ve davranışsal yararları gösterilmiştir. Tek başına anne sütü, yaşamın ilk altı ayından sonra tüm besin öğesi gereksinimlerini karşılayamaz. Kırmızı et ya da yumurta her gün ya da olabildiğince sık diyette olmalıdır.
Dünya Sağlık Örgütü, demir eksikliğinin önlenmesi için 2 yaş altında 12,5 mg /gün demir alımını önermektedir. Demir diyette Fe+2 (hem demiri) ve Fe+3 (hem olmayan) olarak bulunur. Fe+2′nin emilimi daha fazladır.
Emilimi en yüksek olan Fe+2 kaynağı karaciğer, koyun ve sığır etidir. Tavuk ve balıkta bu oran azdır. Baklagillerdeki demir içeriği tahıllardan fazladır. Bitkisel besinlerde hem olmayan Fe vardır. Süt ve yumurtanın içinde Fe+3 vardır ve ancak % 4 - 15′i emilir. Anne sütü demir içeriği düşüktür ancak bu demirin emilimi %50’dir. Hem olmayan Fe kaynağı ıspanak, pekmez, semizotu, kuru üzüm, börülce, havuç, patates, kuru baklagiller, yumurta yüksek demir içerikli yiyeceklerdir. Kepekli un, kepekli ekmek pişirmeyle hem demirinde değişiklik olmazken, hem olmayan demir %70 - 80 kaybolur. Çay, kahve, kakao, yoğurt, süt, peynir, yüksek posalı yiyecekler demir emilimini azaltırlar.
Bebeğin hızla büyüdüğü bu dönemde demir eksikliği olursa bağışıklık sisteminin normal olarak çalışamaması ve buna bağlı enfeksiyon hastalıklarına yatkınlık, sindirim sisteminde aksamalar, deri ve mukozalarda bozulmalar görülür. Bunlara ek olarak tartı alışı boy uzaması olumsuz etkilenir ve büyüme geriliği meydana gelir. Daha da önemlisi; beynin doğumdan sonraki ilk iki yaşta gelişimi çok hızlıdır. Beynin gelişimi için yeterli demir alınması zorunludur. Yeterli alınmadığında ise zihinsel, motor ve davranışsal yetersizlikler meydana gelir. Beyinle ilgili fonksiyon bozuklukları iki grupta toplanır. Birinci grupta davranış kusurlar ı(aşırı ağlama, uykusuzluk, huzursuzluk, uyumsuzluk, iştahsızlık, anneye aşırı düşkünlük) yer alıyor. Bunlar geçici bulgulardır ve demir tedavisi ile düzelir. Ancak ikinci grupta yer alan bilişsel fonksiyonların olumsuz etkilenmesinden doğan bulgular ise kalıcı olabilir.
Klinik olarak bu çocuklarda iştahsızlık, halsizlik, solukluluk, algıda güçlük, dikkat bozukluğu, dil gelişim sorunları karşımıza çıkar. Ayrıca demir eksikliği olan çocuk garip şeylere karşı bir iştah duyar (toprak yeme, kum yeme, buz yeme gibi).
Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Günay Ermergen
http://www.anneyiz.biz
Hemoroid - (Basur) ve Korunma Yolları
Kasım 8, 2009 admin
Kategori - Hastalıklar ve Genel Sağlık
Hemoroid oldukça yaygın olarak görülen bir hastalıktır. Makat bölgesinde 3 ana toplardamar ağı mevcuttur. Biri solda, ikisi sağdadır. Bunlara toplardamar yastıkları denir. Kabızlık nedeni ile bunlar genişler ve iç hemoroidleri oluşturur. Zamanla bunlar makat dışına sürüklenir ve dışkılama esnasında dışarı sarkarlar.
Kanama, ağrı, akıntı gibi şikayete sebep olan hemoroid hastalığı erken evrede ise ameliyata gerek kalmadan lazer, bant ligasyon ve ilaç enjeksiyonu ile tedavi edilir. İleri evredeki hastalar için tek tedavi seçeneği ameliyattır. Hemoroid hastalığı sıklıkla kabızlık, şişmanlık ve gebelik gibi karın içi basıncının arttığı durumlarda ortaya çıkar. Kansere dönüşmez, ancak hemoroid hastalığından korunmak için yapılan uygulamalar kabızlığı ortadan kaldırdığı için fissür ve bağırsak kanseri riskini de azaltır.
11 Altın kural
Kişisel tuvalet temizliğine dikkat edilmeli, mümkünse tuvalet kağıdı yerine daha yumuşak olan ıslak mendil veya havlu kullanılmalı.
Fazla kilo almaktan, sigara, alkol, acı biber ve baharatlı yiyeceklerden sakınılmalı.
Düzenli olarak egzersiz yapılmalı.
Lif yönünden zengin besinlerle (meyve, sebze, kepekli ekmek) dengeli beslenilmeli, öğün atlamamalı ve mutlaka kahvaltı yapılmalı.
Bol su içilmeli (gün içinde 8 bardak).
Oturarak çalışılıyorsa her saat başı en az 10 dakika ayağa kalkmalı, ayakta çalışılıyorsa 10 dakika oturulmalı.
Günde en az bir defa ve düzenli olarak tuvalete gitmeli (örneğin kahvaltıdan 10-15 dakika sonra).
Uzun süre dışkı yumuşatıcı (laksatif) kullanmaktan kaçınılmalı.
Tuvalette fazla ıkınmaktan ve zorlanmaktan kaçınılmalı, gazete, dergi okuyacak kadar kalınmamalı, gün içinde tuvalet ihtiyacı geçiştirilmemeli.
Sıcak yerlerden (sauna, hamam) kaçınılmalı.
Dar giysiler giymekten kaçınılmalı.

