Marul ile gelen sağlık
Haziran 30, 2010 admin
Kategori - Şifalı Bitkiler
Besin değerini çabuk kaybettiği için marulu en kısa zamanda tüketmelisiniz. Buzdolabınızda gazete kağıdına sararak saklarsanız daha uzun süre dayandığını göreceksiniz.
Anne sütünü arttırdığı bilinen marulu, özellikle hamile olan ve bebeğini emziren anneler iyice yıkadıktan sonra bolca tüketmeliler.
Marulu suda kaynatıp blender’dan geçirerek lapa haline getirin. Çıbanlara sürüldüğünde iyi geldiğini fark edeceksiniz. 4Göbek marulun yapraklarını düzgünce koparıp, çukur bir kaseye yerleştirin. Ortasına hazırladığınız salatayı aktararak şık bir sunum yapın.
Kalsiyum, A, C, B, D, E vitamini içeren marul, çocukların gelişmesinde etkin özelliklere sahiptir. Bu nedenle çocuklarınızın bol miktarda tüketmelerini sağlayın.
Marulu, mayonez, yoğurt ve haşlanmış tavuğun göğüs etiyle karıştırarak nefis bir salata hazırlayabilirsiniz.
Aldığınız marulu önce sirkeli suda yarım saat kadar bekletin. Daha sonra bol suyla yıkadıktan sonra salatalarınızı yapın.
Göbek marulun yaprakları ile yapacağınız salatanızı, ortasına göbek marulun iç kısmından çıkan küçük yapraklı çiçek kısmını yerleştirerek süsleyebilirsiniz.
Uzun marulun yapraklarını ayırın. Geniş ve uzun bir bardağa ya da kadehe bol miktarda limon suyu ilave edin. Marulları bu kadehe yerleştirerek masanızda hem lezzetli hem de şık bir sunum yapın.
Top, kıvırcık ve uzun çeşidi olan marul yaprakları ile yemeklerinizi, mezelerinizi, kanepelerinizi veya aperatiflerinizi süsleyebilirsiniz.
Vuvuzela sağır edebilir!
Haziran 21, 2010 admin
Kategori - Sağlık Haberleri
Ear Teknik Başkanı Mehmet Emin Ağaç, 85 desibelin üzerinde kulağa gelen her sesin duyma sinirlerinin bir kısmını tahrip ettiğini bildirdi.
İşitme Cihazı üreticisi Ear’ın Teknik Başkanı Ağaç, yaptığı yazılı açıklamada, insan bünyesinin 85 desibel üzerindeki sesleri tolare edemediğini belirterek, Güney Afrika’da düzenlenen 2010 Dünya Kupası maçlarında kullanılan vuvuzelanın ise 120 desibelin üzerinde yüksek ses çıkardığına işaret etti.
Ağaç, “80-110 desibel arasındaki sesler insan kulağına zarar verirken, 120 desibel üzeri sesler de acı vermekte ve kulağın sinir sistemini kalıcı olarak tahrip etmektedir” dedi.
Yüksek gürültünün sağlık açısından kanıtlanmış zararlarına dikkati çeken Ağaç, açıklamasında, şunları kaydetti: “Yüksek gürültü, duymayı sağlayan sinirleri tahrip ediyor. Kişinin psikolojisi üzerinde etki yaparak aşırı sinirlilik ve strese neden oluyor. Fizyolojik olarak yüksek tansiyon, ani refleks meydana getiriyor. Fiziksel olarak kalıcı veya geçici işitme kaybına neden oluyor. Kişide performans kaybı, konsantrasyon bozukluğu, hareketlerin yavaşlaması gibi sonuçlara neden oluyor.
Açıkça bilinmelidir ki 85 desibelin üzerinde kulağımıza gelen her ses bizde bir acı eser bırakmakta, duyma sinirlerimizin bir kısmını tahrip ederek gitmektedir.”
Lohusalık Döneminde Cilt Bakımı
Nisan 3, 2010 admin
Kategori - Hamilelik - Gebelik
Lohusalık ve Gebelik döneminde ciltte değişiklikler gözlenir. Bu değişiklikleri en aza indirmek için cilt lekelerine karşı lohusalık döneminde vitamin C ve fitik asit gibi bitkisel içerikli doğal ürünlerden yararlanın; lohusalık bitiminde ise peeling uygulaması yaptırın.
Vücuttaki çatlaklarını emzirme bitiminde vitamin A tedavisiyle silin. Çatlamaması için göğüs uçlarını ılık suyla temizleyin, bitkisel içerikli ve lanolin içeren kremlerle nemlendirin.
TEMİZLİK MADDELERİNİ DOĞRU SEÇİN: Gebelikte olduğu gibi lohusalıkla da özenli ve bilinçli bir bakıma ihtiyaç var. Gebelikteki hormonsal değişim; cilt, saç, tırnak, damarlar, yağ bezleri ve ter bezlerini de etkiler. Ciltte gebelik süresince hassasiyet görülür; cilt, kimyasal maddelere karşı çok duyarlıdır. Gebelik sürecinde cildi tahriş etmeyen ürün kullanımına mümkün olduğunca özen gösterilmelidir. Bu hassasiyet lohusalık süresince de devam eder. Bebekten dolayı annelerin su, sabun ve deterjanla teması; hassasiyetin daha da belirginleşmesine, ellerde kızarıklığa, çatlaklara ve kaşıntılı lezyonların gelişmesine neden olur. Bu nedenle lohusa annelerin ellerini kurutmayan, yumuşatıcı özelliği olan temizleyicileri tercih etmeli ve her el yıkama sonrası ellerini nemlendirmeleri gerekir.
SİVİLCELER İÇİN MUTLAKA DOKTORA DANIŞIN: Yüzde bulunan yağ salgısı gebelik süresince artar. Bu da gebelikte sivilcelerin artmasına neden olur. Anne adayları; dıştan kullanılacak ürün bile olsa, bunun emilip kana geçme ihtimali bulunduğunu unutmamalı. Özellikle gebelik süresince vitamin A ve yüksek dozda salisilik asit içeren ürün kullanımı önerilmez. Kullanılacak kozmetik ürünler geniş yüzeye uygulanacaksa kullanmadan önce cilt hekimlerine danışılmalıdır. İltihabi akneler mevcutsa, kullanılacak antibiyotiklerin lohusa anneler açısından risk taşımadığından emin olunması gerekir.
PEELİNG KANA GEÇER DİKKAT: Özellikle vücut peelingi amacıyla kullanılacak ürünlerin geniş yüzeyle temas edip kana geçme ihtimali göz ardı edilmemelidir. Gebelik ve lohusalık döneminde bu yüzden geniş yüzeylere kullanılacak peeling ürünleri seçiminde dikkatli olunmalıdır. Yağlı ciltler için uygun olan temizleyici ve toniklerle yağlanma baskı altına alınır. Cilt hekimlerinin önerdiği güvenilir olan sivilce ilaçlarıyla sivilceler tedavi edilir.
GÖĞÜS UÇLARINI ILIK SUYLA TEMİZLEYİN: Göğüs uçları, cilt çatlaklarının görüldüğü diğer bir bölgedir. Bebeğin meme emmesiyle göğüs uçlarında çatlaklar ve yarıklar oluşabilir. Bazı durumlarda çatlak olan bölgelerden enfeksiyon gelişebilir. Çatlaklardan korunmak amacıyla göğüs uçlarının ılık sularla temizlenmesine özen gösterilmeli, bitkisel içerikli ve lanolin içeren kremlerle emzirmeyi takiben göğüsler nemlendirilmelidir.
AYAKLARI ÇOK İYİ KURULAYIN: Lohusalık döneminde ter bezlerinin sayısında artma görülür. Gebelikte vücutta biriken fazla suyun atılma yollarından biri de terdir. Ayaklardaki fazla terleme mantar hastalığının gelişmesine zemin hazırlar. Ayakların ıslak kalmamasına, çok iyi kurulanmasına ve nemli tutulmamasına önem verilmelidir.
TIRNAKLAR VE ELLER NEM İSTER: Tırnaklar bu sürede daha kırılgan, daha yumuşak olur. Emzirme döneminde kimyasal maddelerle temasın artması, tırnak sorunlarının bu dönemde devam etmesine neden olur. Tırnaklar nemlenmelidir, el bakımına dikkat edilmelidir. www.kadincazayiflama.com
SAÇLARINIZI KİMYASALLARDAN KORUYUN: Değişen hormonlar saçları da farklı şekilde etkiler. Gebelik süresince saçlarda gürleşme, sertleşme görülür. Doğum sonrası ilk 6 ay saç dökülmesi görülür. Bu dökülme geçicidir. En geç bir sene içinde dökülen saçlar tekrar çıkar. Hastalar dökülme süresince saç kozmetiklerinden uzak durmalı, saçlarını mümkün olduğu kadar az boyatmalı, kullanılacak boyaların da bitkisel olmasına dikkat etmelidirler. Emzirme süresince annede gelişebilecek vitamin ve mineral eksikliklerinin de dökülmeyi arttıracağı unutulmamalıdır. Cilt hekimlerinin önerisi doğrultusunda saç dökülmesine uygun tedavi başlanmalıdır.
CİLDİ NEMSİZ BIRAKMAYIN: Çatlaklar kadınları çok fazla rahatsız eden gebelikte gelişen bir diğer kozmetik sorundur. Özellikle karın, kalça ve göğüs uçlarında görülür. Başlangıçta pembe mor renkte olan çatlaklar ilerlediği zaman sedef ve gümüş rengine dönüşür. Kullanılacak ürünlerle başlangıç aşamasında olan çatlaklar hafifletilebilir. Çatlakların önlenmesinde alınacak en önemli önlem cildi nemlendirmektir. Cildin nemli tutulması ani gerilmeye karşı dayanıklılığı arttırır. Özellikle meyve asidi içeren ürünler çatlakların hafiflemesine yardımcı olur. Emzirme sonrası vitamin A içeren ürünlerle çatlak tedavisi yapılır.
En fazla mide kanseri Türkiye’de
Türkiye’de kişi başı 18 gram tuz tüketildiğini belirtilen uzmanlar, aşırı tuz tüketiminin mide kanseri riskini artırdığına dikkat çekiyor.
Türk Kanser Araştırma ve Savaş Kurumu Derneği Başkanı Prof. Dr. Kutluk Tezer, Türkiye’de kişi başına 18 gram tuz tüketildiğine, bunun mide kanseri oranını yükselttiğine dikkati çekerek, “Buna rağmen tuzluk sallamaya devam ediyoruz” dedi.
Tezer, 5. Ulusal Kanserli Hastalar Kongresi kapsamında düzenlenen basın toplantısında yaptığı konuşmada, kanser konusunda vatandaşlarda farkındalık ve bilinç yaratmanın önemini vurguladı.
Tüm kanserlerin yüzde 43 oranında engellenebileceğine dikkati çeken Tezer, hastalığın önlenmesi konusunda vatandaşların sahip olduğu bilgileri davranış değişikliğine dönüştürmesi gerektiğini belirtti.
Türkiye’de ciddi bir kanser yükü olduğuna işaret eden Tezer, kanserden korunma çalışmalarının önemine değindi. Tezer, vatandaşların birçoğunun alkol ve tütün kullanımının kansere yol açtığını bildiğini ancak tütün kullanımı konusunda davranış değişikliğine gitmediğini söyledi.
Obezite ve fiziksel aktivite konusunda ise farkındalık düzeyinin oldukça geri olduğunu belirten Tezer, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Hala kişi başına 18 gram tuz tüketen bir ülkeyiz. Bu da mide kanserine rastlanma oranını yükseltiyor. Buna rağmen tuzluk sallamaya devam ediyoruz. Tuzluk sallamayın diyoruz. Haftada üç defa fiziksel aktivite yapmak gerek. Fiziksel aktivite yapmanın yolu pahalı spor salonlarından geçmiyor. Hava kötüyse evde kalmak istiyorsanız, ister yarım saat dans edin, ister folklor oynayın ya da evin camlarını silin.”
Tezer, kanserden korunmada gençlerin doğru beslenmeye yönlendirilmesinin ve ürünlerin üzerinde kalori bilgilerinin yer almasının da önemini vurguladı. Uluslararası Kanser Savaş Örgütü Başkanı Prof. Dr. David Hill de kanserle mücadelede işbirliğinin şart olduğuna işaret etti. Dünya Kanser Örgütü’nce (UICC) yapılan araştırma hakkında bilgiler veren Hill, katılımcıların alkol ve sigaranın kansere yol açtığını bildiğini, ancak obezite ile kanser arasındaki ilişki konusunda bilgi sahibi olmadığını söyledi.
Araştırmaya katılanların dörtte birinin kanser konusunda kaderci bir yaklaşım sergilediğini ifade eden Hill, katılımcıların yüzde 25′inin kanser konusunda tam bilgilendirme ve tedaviye katkı sürecine katılma gibi bir isteğinin olmadığını kaydetti.
AVRUPA KANSERE KARŞI HAFTASI
Avrupa Kanser Cemiyetleri Direktörü Wendy Yared ise Avrupa’da kanserle mücadele konusunda devlet kurumlarının temsilcilerinin, hasta yakınlarının ve hastaların katılımıyla “Avrupa Kanser İnisiyatifi” oluşturulmasının planlandığını bildirdi.
AB Komisyonu’nun, Avrupa Kanser Ligi’nden “kanserden korunma”, “kanser araştırmaları”, “sağlık ve bakım” ile “bilgilendirme” konularından birini yönetmesini istediğini kaydeden Yared, Avrupa Kanser Ligi’nin kanserden korunma programını yürütmeyi tercih ettiğini söyledi.
Yared, 2011′den itibaren mayıs ayının son haftasının, “Avrupa Kansere Karşı Haftası” olarak kabul edileceğini ve çeşitli etkinlikler yapılacağını açıkladı. Bir gazetecinin, “morfin kullanım oranları” ile ilgili sorusu üzerine, Prof. Dr. Hill, kanserde ağrının en önemli tedavi ilacı olan narkotik ilaçların değişik nedenlerle kullanılamadığını söyledi. Dünyada afyon ve morfinin kanunsuz kullanımı nedeniyle tıbbi kullanımı konusunda sıkıntılar yaşandığına işaret eden Hill, bunların kanunsuz kullanımının engellenmesi, tıbbi kullanımının önünün açılması için uluslararası anlaşmalar yapılması yönünde çabalar olduğunu kaydetti.
KANSERLE İLGİLİ BİLGİ VE DAVRANIŞLAR ARAŞTIRMASI
UICC, Roy Morgan Research International ve Gallup tarafından Türkiye’nin 18 ilinde 18 yaş üstü 2 bin 19 kişinin katılımıyla yapılan araştırmaya göre, katılımcıların yüzde 85′i hiç alkol almıyor. Tütün kullanım oranı erkeklerde yüzde 54, kadınlarda ise yüzde 20.
“Son bir ayda hiç güneş yanığı oldunuz” sorusuna katılımcıların yüzde 61.6’sı hayır, yüzde 35.3 “evet” yanıtı veriyor.
Kişilerin fiziksel aktivitelerin yoğunluk gösterdiği yerlerin başında yüzde 8.8 ile işyerleri geliyor, bunu yüzde 7.6 ile ev, yüzde 1.4 ile spor salonları takip ediyor.
Katılımcıların yüzde 52.6’sı kanserin tedavi edilebileceğini, yüzde 24.1′i ise tedavi edilemeyeceğini düşünürken yüzde 23.3′ü bu konuda kararsız kalıyor. Kanser, kalp hastalıkları ve AIDS’ten daha önemli bir sağlık sorunu olarak görülüyor. Katılımcıların yüzde 80.5′i kanseri, 60.4′ü kalp hastalıklarını, yüzde 20.1′i AIDS’i önemli bir sağlık sorunu olarak değerlendiriyor.
Kanser risk faktörleri açısından katılımcıların yüzde 92.9′u sigarayı, yüzde 90.4′ü alkolü, yüzde 71.5′i tütünü, yüzde 70.9′u stresi, yüzde 67.8′i yağlı yiyecekleri, yüzde 61.5′i aşırı kiloyu, yüzde 43.6’sı cep telefonunu, yüzde 39.6’sı sebze tüketilmemesi, yüzde 38.4′ü yetersiz fiziksel aktivite, yüzde 23.6’sı ise musluk suyu kullanımını ilk sıraya koyuyor.
A.A
Kalp krizini azaltmanın 28 yolu
Nisan 2, 2010 admin
Kategori - Kalp Sağlığı

ABD’de yapılan araştırmalar kadınların kalp krizi geçirme risklerinin daha yüksek olduğunu ortaya çıkardı. İsveçli bilim adamlarının 24 bin kadın üzerinde yaptığı başka bir araştırmaya göre ise alınacak önlemlerle kadınların kalp krizi geçirme riski yüzde 92 oranında azalıyor.
Bu bilgilerin ışığında Amerikan Prevention Dergisi, kalp krizi riskini azaltmanın 28 yolunu şöyle sıraladı.
1- Yeşil çay için.
2- Gıda paketlerinin etiketlerini okuyun.
3- Akdeniz usulu beslenin. Bol zeytinyağı tüketin.
4- En az 7 saat uyuyun.
5- Lifli yiyecekler tüketin.
6- Haftada 1 balık yiyin.
7- Her sabah taze meyva suyu için.
8- Yemeklerinizin yarısını sebzeye ayırın.
9- Fındık ve ceviz tüketin.
10- Günde 20 dakika yürüyüş yapın.
11- Kolesterolü düşük margarinler tercih edin.
12- Her gün 2 kaşık keten tohumu tüketin.
13- Uyanınca ve yatarken esneme hareketleri yapın.
14- Yüksek tansiyonunuz veya başka bir sağlık sorununuz yoksa her gün 1 bardak şarap tüketin.
15- Bol bol soya tüketin.
16- Yemeklerinizde sarımsak kullanın.
17- Farklı aktivitelere katılıp egzersizlerinizi eğlenceli hale getirin.
18- Her gün 5-10 dakikanızı meditasyona ayırın.
19- Manevi yönünüzü geliştirin.
20- Kendinizi kandırmayın. Stresin en büyük sebeplerinden biri istemediğiniz bir durumun içinde olmaktır.
21- Aile ve arkadaşlarınızı ihmal etmeyin.
22- Balık yağı ve D vitamini kullanın.
23- Partnerinizi şaşırtacak küçük sürprizler yapın. Sağlıklı bir ilişki stresi azaltır.
24- Her gün belirli bir miktarda bitter çikolata yiyin.
25- Sigara içenlerden uzak durun.
26- Muz tüketin. Muzdaki potasyum kal krizi riskini azaltır.
27- İçinde doğal şeker olan besinleri tercih edin.
28- Gülümseyin.
Selüliti 8 adımda yok edin!
Nisan 2, 2010 admin
Kategori - Sağlık Bilgileri
Selüliti 8 adımda yok edin!Yağsız et ve balık çeşitlerini yemelisiniz.
Selüliti 8 adımda yok edin!Süt ve süt ürünlerinden light olanları tercih edebilirsiniz.
Selüliti 8 adımda yok edin!Konserve ve uzun süre bekletilen peynirleri yemeyin, çünkü bu tür besinler iyot açısından zengindir. İyot da, dokuların su tutmasına neden olur. Bu da yağ birikimine yol açar.
Selüliti 8 adımda yok edin!Canınız tatlı isteyince taze meyvelerle yetinmelisiniz. Kiraz türü taneli meyveler posalı besinler sınıfına girer ve uzun süre tok tutma özellikleri vardır.
Selüliti 8 adımda yok edin!Beyaz ekmek, makarna ve şekerli besinler, çoğu zaman vücut yağı olarak depo edildikleri için kepekli olanları tercih etmelisiniz.
Selüliti 8 adımda yok edin!Tuzu azaltmalı ve yemeğinize tat vermek için baharatları kullanmalısınız.
Selüliti 8 adımda yok edin!Yemeklerinizde katı yağı kullanmamalısınız.
Selüliti 8 adımda yok edin!Mümkünse ızgara, haşlama, fırın, kağıtta ya da buharda pişirme yöntemlerini tercih etmelisiniz.
Milliyet
Çocuklarda başağrısı
Mart 25, 2010 admin
Kategori - Çocuk Sağlığı
Mersin Tıp Fakültesi Nöroloji ve Halk Sağlığı Anabilim Dalları’nın yaklaşık 6 bin öğrenci üzerinde yaptığı araştırmaya göre, ilköğretim 2. ve 5. sınıf öğrencilerinin yüzde 49’u; ortaokul ve lise dönemi çocukların ise yüzde 79’u, sıklıkla baş ağrısı çekiyor.
Kızlarda 11 yaş sonrasında başağrısı sıklığı, erkeklere oranla iki kat artarken, ailelerin yüzde 36’sı, çocuklarının başağrısının farkında değil.
Çocuklarda baş ağrılarını en sık tetikleyen nedenler arasında stres, bilgisayar oyunları, taşıt yolculuğu, bazı gıdalar, düzensiz beslenme, uyku düzeninin bozulması, aşırı sıcak-soğuk hava koşulları gösteriliyor.
Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Öğretim üyesi Prof. Dr. Aynur Özge, üniversiteleri bünyesinde yürüttükleri ve 5 bin 562 öğrenci üzerinde yaptıkları araştırmanın sonuçlarını açıkladı.
Çocuklarda başağrısının baş bölgesinde hissedilen ve çocukların okul performansları, ev ödevleri, boş zaman aktiviteleri ve günlük yaşamdan zevk almalarında etkilenmeye yol açan ağrı hissi olarak tanımlandığını belirten Özge, çocuklarda gözlenen başağrılarının erişkinlerdeki gibi ataklar ve atak arası dönemler ile pek çok bakımdan farklı özellikler taşıdığını kaydetti.
Çocuklarda başağrısı sıklığının yüzde 5.9 ile yüzde 93.3 arasında değiştiğini bildiren Özge, bu rakamsal farkın çalışmaların yapıldığı ülkelerin yaşam stiline ve bu veriye kaynak olan çalışmanın dizaynına bağlandığını ifade etti.
Çeşitli bilimsel verilere göre, 3 yaşındaki çocukların yüzde 3-8’inde, 5 yaşındakilerin yüzde 19.5’inde, 7 yaşındakilerin yüzde 37-51.5, 7-15 yaş arasındaki çocukların ise yüzde 57-82’sinin başının ağrıdığını aktaran Özge, Türkiye’de de son yıllarda Mersin, Denizli, Bursa, Aydın, İzmir, Ağrı gibi çeşitli illerde yapılan nitelikli çalışmaların da bu gerçeği doğruladığını dile getirdi.
-”MİGREN VE GERİLİM TİPİ BAŞAĞRILARI ORANI”-
Mersin Tıp Fakültesi Nöroloji ve Halk Sağlığı Anabilim Dallarının işbirliği ile 2001’de 23 okul ve 5 bin 562 çocukta yapılan çalışmalarının ardından 6 yıl sonra aynı gruptan ulaşılabilen bin 152 çocuk ile tekrarladıklarını bildiren Özge, araştırmalarının sonuçlarıyla ilgili şu bilgileri verdi: “Mersin’de ilkokul çocuklarının (2-5.sınıf) yüzde 49.2’si, ortaokul ve lise dönemi çocukların ise yüzde 78.7’si sık sık başağrısı yaşadıklarını bildirdi. Öğrencilerin yüzde 31.3’ü ise görüşme sırasında başağrılarının olduğunu belirtti.
11 yaş öncesinde kızlar ve erkekler, benzer riske sahipken sonrasında kızlarda başağrısı sıklığı erkeklere oranla iki kat artıyor.
Başağrısı olan çocukların yüzde 35.1’i primer başağrısı olarak isimlendirilen, çocuğun muayenesi ve tıbbi tahlillerinde anormalliğin olmadığı, beynin kendi kimyasal yapısı ile ilgili bozuklukların neden olduğu migren (yüzde10.4) ve gerilim tipi başağrısı (yüzde 24.7) tanısı aldı.
Çocuklarda başağrılarını en sık tetikleyen nedenler arasında stres, bilgisayar oyunları, taşıt yolculuğu, bazı gıdalar, açlık (düzensiz beslenme), uyku düzeninin bozulması, aşırı sıcak-soğuk hava koşulları bildirildi.”
-”BAŞI AĞRIYAN ÇOCUĞUN AİLE BİREYİNİN DE BAŞI AĞRIYOR”-
Prof. Dr. Özge, başı ağrıyan çocukların yüzde 81.1’inde başta anne olmak üzere en az bir aile bireyinin daha başının ağrıdığını belirterek, “Araştırmaya göre, ailenin ilk çocuğu olmak başağrısı riskini artırıyor. Düşük sosyoekonomik düzey, üvey anne-baba ile yaşamak, babanın işsiz olması da başağrısı sıklığını artırıyor” dedi.
Göçmenlerde başağrısının yüzde 50.5-47.2 oranıyla daha sık olduğuna işaret eden Özge, şöyle devam etti: “Araştırmaya katılan çocukların yüzde 51 ile yüzde 70.2’si, yaşamlarında en az bir kez başağrısı için ağrı kesici kullanıyor. Çoğunluğu eğitimli ve çalışan anne-baba olmak üzere ailelerin yüzde 36’sı çocuklarının başağrısının farkında değil.
Başağrılı çocukların büyük kısmı ölçeklerle tespit edilecek düzeyde anlamlı yaşam kalitesi düşmesi ile karşı karşıya.Çocuğun kişilik özelliği (özellikle içe kapanık, okul dışı etkinliği olmayan kaygılı çocuklar) ve ailenin sosyokültürel yapısı, başağrısı gelişimi ve varolan başağrısının olumsuz etkilerinin şiddeti için birinci derecede etkili.”
Prof. Dr. Özge, tekrarlayan başağrılarının çocukların akademik başarısı, yaşam kalitesi ve sosyal ilişkilerini olumsuz şekilde etkilediğini kaydetti.
-AİLELERE ÖNERİLER-
Tekrarlayan başağrısı olan çocukların büyük kısmının erişkin olduklarında kronik başağrısı gelişimi için yüksek bir risk taşıdığını dile getiren Özge, ailelere ve öğretmenlere aşağıdaki önerilerde bulundu: “Çocukların başı ağrıdığında, öncelikle bu durumu bir sorun olarak kabul edin. Ona dinlenmesi ve gerekiyorsa uyuması için zaman verin. Ağrısının tanısının konması ve takibi için bu konuda uzmanlaşmış bir hekim ile görüşün. Çocuğunuzun yaşam ritmini gözden geçirin ve ona gerekli deşarj zamanlarını bıraktığınızdan emin olun. Ağrılarını bir günlüğe kaydettirerek veya resmetmesini isteyerek konuyu netleştirin. Ağrılı zamanları ile örtüşen olayları yakalamaya ve mümkünse uzaklaştırmaya çalışın. Yapacaklarınızın sizin ve çocuğunuzun sağlığı ve yaşam kalitesi oranında toplumun geleceği içinde hayati önem taşıdığını aklınızda bulundurun.”
Uyurken neden diş gıcırdatırız?
Mart 25, 2010 admin
Kategori - Ağız ve Diş Sağlığı
Süleyman Demirel Üniversitesi (SDÜ) Diş Hekimliği Fakültesi Pedodonti Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Çiğdem Küçükeşmen, gece uyurken dişlerin gıcırdatılması ve çene sıkma olayının temelinde psikolojik sorunların yattığını söyledi.
Küçükeşmen, yaptığı açıklamada, gece uykuda diş gıcırdatma veya diş sıkma sorunun temelinde psikolojik etkenlerin etkin rol oynadığını belirterek, şunları söyledi:
“Uyurken diş gıcırdatma veya çene sıkma olayının temelinde psikolojik sorunlar yatmakta, çözüm ise sıkıntıya neden olan sorunun giderilmesinde. Eğer gece uykunuzda bilinçsiz olarak dişlerinizi gıcırdatıyorsanız, mutlaka gün içinde yaşadığınız sorunlar sizi etkisi altında bırakmıştır. Bize gelen şikayetlerde bu bulgulara rastlıyoruz. Günlük hayatımızda çeşitli problemlerden dolayı strese kapılmaktayız, bunlar da bizleri olumsuz etkiliyor. Gece uykuda ise bunların yansıması yaşanıyor.”
Diş gıcırdatmaya çocuklarda ve hatta dişleri çıkan bebeklerde de rastlandığını kaydeden Küçükeşmen, “Çocuğunuzda diş gıcırdatma olayına şahit oluyorsanız, mutlaka sorunlarını irdeleyin. Arkadaşları ile tartışma yaşamış olabilir, bakıcısı ile problemi olabilir. Bunları sorgulayın” dedi.
Diş gıcırdatmanın bilinçaltında yapıldığını ve uykuda olan kişinin bunun farkında bile olmadığını belirten Küçükeşmen, diş yapısının da diş gıcırdatma olayına etken olabileceğini savundu. Sorunun zamanında giderilmesi gerektiğini vurgulayan Çiğdem Küçükeşmen, sürekli diş gıcırdatma olayının yaşanması halinde eklemlerde ağrı, çene dokusunda hassasiyet oluşabileceğini ayrıca baş ağrısı ve ağız yapısının bozulabileceğini kaydetti.
Bunun yanı sıra dişlerin sürtünmeden dolayı zarar göreceğini bildiren Küçükeşmen, “Önlem alınmadığı takdirde sürtünmelerden ötürü diş yapısı zarar görür. Küçülmeler oluşabilir” uyarısında bulundu.
Hamilelik değişimleri ve nefes egzersizlerinin önemi
Mart 25, 2010 admin
Kategori - Hamilelik - Gebelik
Orijinal nefesimizi yeni doğmuş bebeklerde görebiliriz. Ne yazık ki büyüyüp yetişkin insan olduğumuzda nefes kapasitemiz küçülüyor, iki kocaman akciğerimiz olmasına karşın, akciğerlerimizin üst tarafında küçük bir bölümü kullanıyoruz ve hamilelikte bebeğimizin de oksijen ihtiyacı bizim bu aldığımız kısır nefesle karşılanıyor. Ama bebeğin rahimle birlikte tüm karın içini doldurup, kullanmadığımız diyaframımızı da tamamen devre dışı bırakması, ciddi nefes zorluklarına yol açıyor.
Bu sebeple hamilelik döneminin en önemli, en fayda sağlayan çalışması nefes egzersisleridir. Sağladığı faydaları şöyle sıralayabiliriz:
- Nefes alma alışkanlığınızı değiştirir, orijinal nefesinizi geri kazanmanızı sağlar.
- Diyaframınız güçlenir, akciğerlerinizi tam kapasite kullanmaya başladığınız için nefes alma
zorluğu yaşamazsınız.
- Bebeğinize, organlarınıza, dokularınıza giden oksijen miktarı artar; vücudumuza enerjinin % 90!ını oksijen sağladığı için enerjiniz artar, kendinizi iyi ve güçlü hissedersiniz.
- Sıkışma, ağırlık duygusu yerini, genişleme ve hafifleme duygusuna bırakır.
- Hamilelik yakınmaları, (mide yangısı, kabızlık, gaz, sağ yan ağrıları gibi…) çoğunlukla karın içi organlarının sıkışması ile ilgilidir. Karın duvarının nefes egzersizleriyle hareket etmesi sonucu, tüm karın içi organlar masaj yapılmış gibi uyarılır ve çalışmalarını iyileştirirler.
- Karın ve pelvis bölgesi kasları güçlenir.
- Zihnin sakin düzeye gelmesini sağlar ve odaklanma yeteneğini arttırır.
- Bebeğinizle derin bağ kurmanızı, empati yeteneğinizi arttırmanıza yardımcı olur.
En önemlisi bebeğinizin dünyaya geliş yolculuğu sırasında her ikiniz için de iyi olanı, nefeslerinizin yardımı ile başaracaksınız.Doğumu yapacak olan sizsiniz, bu yolculuğu yapmak üzere de donanımınızı, hazırlığınızı yapmalısınız…
Nefes egzersizlerini uygulamak için doğru ortam nasıl sağlanır?
- Evinizde kendinize uygun bir ortam oluşturun.
- Telefonları kapatın.
- Odayı havalandırın, pencereyi açık veya aralık bırakın,
- Üstünüze sıkmayan, terletmeyen rahat bir giysi giyin.
- İçmek üzere yanınıza su veya taze meyve suyu alın.
- Yere çok yumuşak olmayan bir minder veya battaniye serip, üzerine oturun veya uzanın.
- Hafif rahatlatan sevdiğiniz bir müziği de kullanabilirsiniz.
Nefes egzersizlerini uygularken gözlerinizi kapatın, nefes alırken nefese, vücudunuza, bebeğinizin size hissettirdiklerine yoğunlaşmaya başlayacaksınız. Aceleci ve sabırsız olmayın, nefes egzersizlerini düzenli yapmayı sürdürdüğünüz zaman olanlar sizi şaşırtacaktır.
Nefes egzersizlerini uygulamaya başladığınız ilk günlerde hafif baş dönmesi, sıcaklık hissi, nefes alamıyormuş gibi hava açlığı duymak, kalp atış ritminin hızlanması gibi durumlar yaşanabiliyor. O zaman durun ve normal nefes ritminize dönün. Her gün düzenli çalıştığınız zaman bu gibi şikayetler azalacak ve tamamen bitecektir.
Nefes egzersizlerinin uygulamasını gelecek yazımda sizlerle paylaşacağım.
İyi zaman geçirin, güzel imgelemeler yapın, sevgiyi hissedin, hoşçakalın…
Mahmure.com Uzmanı
Ayşe Öner
Çocuğunuz olmuyorsa Varikoseliniz olabilir!
Mart 20, 2010 admin
Kategori - Erkek Sağlığı
Tek tedavisi ameliyat olan bu sorunun çözümü ile birlikte çocuk sahibi olabilme şansı da artıyor. Alman Hastanesi Üroloji Uzmanı Op. Dr. Tansel Kaplancan, çoğu zaman belirti vermeden seyreden ve bu nedenle çiftlerin canını sıkan bu sorunla ilgili olarak şu bilgileri verdi:
Sperm oluşumunu engelliyor
Varikosel; erkeklerde, torbalardaki ( testislerdeki ) toplardamarların genişleyip varisleşmesi sonucu içerisinde kan birikmesiyle oluşan bir hastalıktır. Toplardamarların iç yüzeyinde kan dolaşımını düzenleyen kapakçıklar işlevlerini yitirmiştir ve kanı boşaltamamaktadır. Testisten çıkan toplardamarların aşırı ve anormal olarak genişlemiş olması, testiste ısı etkisi ve beslenme bozukluğu sonucu sperm üreten hücreleri toksik bazı maddelerle karşı karşıya bırakır. Bu durum maddeler testis içinde etki yarattığı için sperm oluşumunu kötü etkiler. Testislerin sonografik muayenesi ve damarsal araştırılması gerekir. Böyle bir durum cerrahi müdahale ile düzeltilir.
Kısırlıkta payı büyük
Puberte sonrası erkeklerin yaklaşık % 10-20 sinde görülür. Kısırlık (infertilite) şikayeti olan erkeklerin ise yaklaşık %40’ında varikosel mevcuttur. Sekonder infertilite şikayeti olan erkeklerde (önceden en az bir çocuğu olan ancak şimdi kısırlık şikayeti çeken kişilerde) ise bu oran % 80’lerin üzerine çıkmaktadır. Varikosel her iki testiste de görülebilir. Ancak anatomik komşulukları dolayısıyla sol testiste görülme oranı % 85, sağ testiste görülme oranı ise % 15 civarındadır. Bir taraftaki varikosel genellikle diğer testisi de etkilemektedir.
Bu belirtilere dikkat!
Varikosel çoğu zaman hiçbir belirti vermez. Ancak bazen aşağıdaki belirtiler görülebilir:
Testislerde ağrı
Testislerde küçülme
Testislerde dolgunluk hissi
İnfertilite (kısırlık)
Gözle görülebilen genişlemiş damarlar
Ele gelen genişlemiş damarlar
Tanısı nasıl konulur?
Bazen hastalar testislerinde gördükleri veya ayakta iken ellerine gelen genişlemiş damarlar sebebi ile doktora gelirler. Doktor tarafından yapılacak elle muayene ile genellikle tanı konur. Bazen ultrasonografi / Doppler gerekebilir. Bütün varikoselli hastalara 4 günlük cinsel perhizden sonra sperm tahlili (spermiogram) yapılıp sperm sayısı, hareketliliği ve şekilleri araştırılmalıdır. Hastaların yaklaşık %70 inde sperm yoğunluğu ve hareketliliği azalmış, şekilleri bozulmuştur. Bu hastalarda yüksek oranda kısırlık görülür. Kısırlık şikayeti olan varikoselli erkeklerde, çok yoğun ağrı şikayeti olanlarda ve testislerinden biri diğerine göre anlamlı küçülme göstermiş varikoselli erkeklerde cerrahi tedavi önerilir. Tedaviye geçmek için varikoselin mutlaka sperm değerlerini bozmuş olması gerekir. Yani spermi normal ise tedavi edilmeyebilir. Evli olmayan erkeklerde de varikosel bulunmuş ve sperminde bozulma başlamış ise tedavi yapılmalıdır.
Basit bir ameliyat ile çözülüyor
Ameliyat sırasında mikroskop kullanılması önerilmektedir. Ameliyatı kasık bölgesinden yapılan küçük bir kesi ile gerçekleşir. Basit bir ameliyattır ve genellikle hastane de yatmayı gerektirmez. Varikosel ameliyatının başarı şansı değişiktir. Mikroskobik yapılan ameliyatların başarı şansı diğerlerine oranla çok daha yüksektir. Yaklaşık 30-60 dk. sürer. Bu sırada testisle ilgili diğer oluşumların zarar görmemesine özen gösterilmelidir. Varikosel ameliyatı dikkatli yapılmaz ise hidrosel (testis çevresinde sıvı birikimi), atrofi gibi komplikasyonlar görülebilir. Ama son yıllarda, ameliyat tekniğinde elde edilen ilerlemeler sayesinde bu komplikasyonlara hemen hemen hiç rastlanılmamaktadır. Bunda cerrahın deneyimi önemlidir. Ameliyat olacak kişilerin bunu iyi bilmesi ve ameliyatı yapacak doktordan da bu konuda bilgi alması gerekir. Ameliyattan 3 ay sonra sperm üretiminde düzelme görülmeye başlar. Sperm üretimindeki düzelme ameliyat olan hastaların %50-80 inde görülür. Gebelik üzerindeki etkisi de yüzde 20-69 civarında artmaktadır. Azoospermi olgularında da varikosel ameliyatı yapılması önerilirse de, başarısının daha düşük olacağı önceden belirtilmelidir.

