Obezite cildi erken yaşlandırıyor

Mayıs 14, 2010 admin  
Kategori - Cilt Sağlığı

Uzmanlar, “Obezite nedeniyle cilt nem kaybedip kuruyor. Kurumaya bağlı olarak da ciltte tahriş, kızarıklık, çatlama ve erken yaşlanma görülüyor” dedi.

Şişko göbeğinizin sorumlusu kim?

Mart 24, 2010 admin  
Kategori - Zayıflama ve Diyet

Dilara Koçak

İnsülin hormonu bu konuda çok önemli bir rol oynar. İnsülin seviyemizi etkileyen her unsur, göbeğimizde ne kadar yağ depolayacağımızı belirler

Yağ dokusu nasıl artıyor hiç düşündünüz mü? İnsülin hormonu bu konuda çok önemli bir rol oynar. Yoğun bir şekilde salgılanan insülin, enerjiyi (kaloriyi) yağ dokularında trigliserid formunda depolaması için vücudumuzu zorlar. Böylece, teorik olarak insülin seviyemizi etkileyen her unsur, aynı zamanda göbeğimizde ne kadar yağ depolayacağımızı da belirlemiş olur.

İNSÜLİNİ ETKİLEYEN 7 UNSUR
Vücudumuzdaki hormonların dengesini sayısız faktör etkiler. Özellikle uzumanların riskli bulduğu göbek çevresi yağlanması varsa, bunun nedeni aşağıdakilerden biri ve birden fazlası olabilir. Eğer göbeğiniz yağlanıyorsa, yağ dokusu metabolizmasını etkileyen yedi unsuru gözden geçirin.

1. ALINAN KALORİNİN TİPİ: Basit karbonhidrat ve şeker kalorileri, yağ ve proteinden daha çok insülinogeniktir yani pankreası daha çok insülin salgılanması için uyarır.
2. UYKU MİKTARI: Çalışmalar, yeteri kadar uyumayanların insülin seviyesini ters olarak etkilediğini gösteriyor.
3. STRES SEVİYESİ: Stres hormonu olan kortizolün seviyesinin yükselmesi, insülin seviyesini olumsuz olarak etkiler.
4. BAZI İLAÇLAR: Çalışmalar, antidepresan gibi ilaçların, bazı kişilerde insülin direncine neden olabildiğini gösteriyor.
5. HORMONAL DEĞİŞİKLİKLER: Ergenlik, hamilelik, menopoz. Tüm bunlar insülin seviyesinde olduğu gibi, kilodaki değişiklikle de bağlantılıdır.
6. MEVSİMLER: Yağlar vücudumuzu dış etkenlere karşı korur ve ısıtır. Bu yüzden özellikle kış aylarında vücut yağlanma eğilimi gösterir. İnsülin hassasiyetiniz varsa bu konuda da tedbirli olmanız gerekir.
7. HASTALIKLAR VE TIBBİ DURUMLAR: Genetik bazı hastalıklar vücudun hormon dengesini değiştirebilir.

KAN ŞEKERİNİ NORMALLEŞTİRMEK
Karbonhidratlar, vücudumuzun temel enerji gereksinimini sağlar. Hücreler tarafından emiliminin gerçekleşe-bilmesi için karbon-hidratın en küçük birimi olan ‘glikoz’a dönüşmesi gerekir. Glikoz, beyin ve diğer organlarımız için enerji kaynağıdır. Yalnız hücrelerin bu glikozu kullanabilmesi için insülin hormonuna ihtiyacı vardır. İnsülin hormonumuz pankreastan salınır ve hücrelerin glikoza karşı geçirgenliğini, kullanımını kolaylaştırarak, glikozdan yağ oluşumunu uyarır.

Açlık halinde enerjimiz yağ deposundan sağlanır, ancak bunun için insülin seviyesinin düşük olması gerekir. İnsülin metabolizmasında meydana gelen bozukluk, aşırı insülin salınımı, sürekli glisemik indeksi yüksek besinlerin yenilmesi, bireyin açlık ve tokluk sinyallerini, yağ depolamasını, açlığını kontrol edememesine sebep olur. Birey sürekli tatlı yemesine rağmen yeniden ve sürekli tatlı ihtiyacı hisseder.
Şeker ve beyaz un tüketiminin en önemli etkisi insülin metabolizması üzerinde olur, çünkü bu iki besin kan şekerini hızlı yükseltir. Yani glisemik indeksi yüksek olan besinler arasında yer alırlar.

Bu besinler, açlık ve tokluk metabolizması üzerinde önemli etkiye sahiptir. Glisemik indeksi düşük olanlar yani kan şekerini hızlı yükseltmeyenler ise daha uzun süre tokluk hissi verir ve insülin hormonunun aşırı salınımına sebep olmazlar. Sürekli tatlı yeme ihtiyacı, açlık halinde konsantrasyon güçlüğü, sinirlilik, yemekten üç - dört saat sonra anormal acıkma ve gece tatlı yeme isteği gibi şikayetler, insülin metabolizmasında bozukluğu düşündürür.

Özellikle fazla kilonuz varsa ve bu yağlanma göbek bölgenizde dikkat çekici ise mutlaka bir endokrinoloji ve diyabet uzmanına danışın. Sadece açlık kan şekerine bakmak böyle bir durum için yeterli değildir. Mutlaka insülin ve glikoz metabolizması beraber değerlendirilmelidir. Hatta fazla kilolarınızın sorumlusu bu bozukluk olabilir. Yedikleriniz enerji olarak kullanılamayıp yağ olarak depolanıyor olabilir.

RESTORANA GİTMEDEN ÖNCE İŞTAHINIZI BASTIRIN
Çantanızda bulunduracağınız ceviz, badem, fındık gibi kuruyemişlerden birkaç tane atıştırarak, masaya yemekten önce konan sepetteki ekmekleri silip süpürmenizi önlersiniz. Ekmeğinizi batırdığınız masum gözüken kekikli zeytinyağının ise en az   10 - 15 bademe eşit olduğunu hatırlatmak isterim.

ÖĞÜNÜNÜZÜ BİR BÜTÜN OLARAK DÜŞÜNÜN
Yemeğin yanında alacağınız alkollü veya sodalı içeceklerin de yüksek kalorili olabileceğini hatırlayarak, daha önceden bu konuda yapacağınız küçük hesap, doğru bir seçime yardımcı olacaktır.
Yemeğin sonunda mutlaka bir tatlı ısmarlamak istiyorsanız, mümkünse sütlü veya meyveli bir tatlı daha makul bir seçenektir. Diğer yemekleri olduğu gibi, tatlıyı da bir arkadaşınızla paylaşmanız mümkündür.

ARADA BİR MOLA VERİN
Haftada bir yapacağınız küçük bir sapma, diyetinizi bozmaz. (Kronik bir hastalıkla ilgili diyet yapmıyorsanız veya doktor gözetiminde beslenmiyorsanız) Tabi eğer haftada tek bir günse.

İdeal kiloyu hesaplama yöntemi

Aralık 2, 2009 admin  
Kategori - Zayıflama ve Diyet

Beden kitle endeksi, vücut ağırlığının (kg olarak), boy uzunluğunun (metre cinsinden) karesine bölünmesiyle hesaplanır. Kadın ve erkekte obezite, beden kitle indeksi ile sınıflandırılır.

Beden-kitle indeksi ölçüleri şöyle:

TIKLAYIN

GAZETE HABERTÜRK

Yumurtalık Kanseri

Kasım 24, 2009 admin  
Kategori - Kanser

Yumurtalık kanseri, kadın üreme organları kanserleri içinde en zor tedavi edilenidir. Yaklaşık 1000 kadından 12’sinde bu kansere rastlanabilir. Hastalar genelde 40 yaşından daha yaşlıdırlar. Yumurtalık kanserinin bir kötü özelliği başladığında pek bir şikayete neden olmamasıdır.
Her yaşta görülebilmesine rağmen en fazla 45 yaşından sonra rastlanır. 75-79 yaşlar arasında pik yapar.
İngiltere’de her yıl 6.800 civarındaki kadına yumurtalık kanseri teşhisi konur. Bu herhangi bir yaşta meydana gelebilir fakat en çok görülen dönem menopoz sonrasıdır ve teşhisinin zor olduğu söylenmektedir.

Yumurtalık kanseri nedir?

Yumurtalık kanserinin birçok türü vardır fakat %90 EPİTELYAL yumurtalık kanseri yada yumurta üst yüzey tabakası kanseri oluşturur.
Yumurtalık kanseri teşhisi konmuş kadınların %40–50 si beş yıl sonra dahi hala hayattadır. Erken teşhis durumunda hayatta kalanların oranı oldukça yüksektir.

Nedenleri

Yumurtalık kanserine neden olan etkenler tam olarak bilinmezken yakalanma riskini arttıran etmenler aşağıdaki gibi ifade edilebilir:
Hatalı genler yumurtalık kanseri taşıma riskini arttırır.
Diğer muhtemel risk faktörleri kısırlık tedavisi, ağır diyetler ve genital alanda talk pudrası kullanmaktır.
Kaynağı hakkında bir takım ipuçları olmasına rağmen, bilim adamları yumurtalık kanserinin nedenleri hakkında henüz yeterli bilgiye sahip değillerdir. Yakın bir akrabada bu hastalığın görülmesi, kanserin oluşma riskini artıran faktörlerden biridir. Uzmanlar, genetik yatkınlığa sahip kadınlara kanserin teşhisi için gerekli olan görüntüleme, kan ya da ultrason gibi testleri hayatlarının belli dönemlerinde rutin olarak yaptırılması gerekliliğini vurguluyorlar. Hiç çocuğu olmamış kadınların doğum yapmış kadınlara oranla daha fazla yumurtalık kanseri riski taşıdığı ve yine 50 yaş üzerindeki kadınlarda yumurtalık kanserinin daha sık görüldüğü belirten uzmanlar yaşı ilerlemiş bayanların genç bayanlara oranla yumurtalık kanseri açısında daha fazla risk taşıdıkları belirtiliyor. Yine daha önce meme kanseri geçirmiş kadınların ileride Yumurtalık kanserine de yakalanma olasılıkları, hiç meme kanserine yakalanmamış kadınlara nazaran riskin iki kat daha fazla olduğu belirtiliyor.

Belirtiler

Belirtiler özellikle ilk safhalarda genellikle anlaşılmaz. Bazı kadınlarda hiçbir evrede bir belirtiye rastlanmaz. Fakat ilk belirtiler karnın alt ya da yan kısmında ağrı ve şişkinlik hissidir.
İleriki safhalarda iştahsızlık, mide bulantısı, kilo kaybı, yorgunluk ve kısa soluk alıp verme gözlenebilir.

Teşhis

Yumurtalık kanserinin teşhisi oldukça zordur ve birçok kadın belirtileri için farklı ifadeler kullanırlar.

Tedavi

Yumurtalık kanserine yakalanmış birçok kadın için tümörü uzaklaştırmak amacıyla ameliyat önerilir. Bazıları ise kemoterapi ve/veya radyoterapi görebilmektedir. Önerilen tedavi yumurtalık kanserinin türüne, yayılma hızına ve sağlık durumunuza göre belirlenir.

Kaynak: Turk.net

Rahim Kanseri

Kasım 24, 2009 admin  
Kategori - Kanser

RAHİM KANSERİ NEDİR?
Rahim kanseri en sık rahmin iç tabakasını oluşturan endometrium dediğimiz tabakasından gelişmektedir. tabaka her menstruel siklusda (adet dönemi) değişikliğe uğrar. Menopoz döneminde ise rahmin iç tabakası olan endometriumda meydana gelen değişimlerle sonlanır. Rahim kanseri, endometrium tabakasındaki hücrelerin kontrolsuz çoğalması sonucu oluşur.Oluşan kanser hücreleri lenf bezlerine, çevre organlara veya kan akımı ile uzak bölgedeki organlara ulaşabilirler. Daha seyrek görülen rahim tümörü ise sarkomlardır. Bu tümörler rahmin kas tabakasında oluşur.

RİSK FAKTÖRLERİ NELERDİR?
Şişmanlık, hipertansiyon (yüksek tansiyon), diyabet (şeker hastalığı), karşılanmamış östrojen hormonu (progesteronla birlikte verilmeyen) kullanımı, meme kanseri tedavisinde etkili olan tamoksifen adlı ilacın kullanımı,geç yaşta menopoza girme, doğum yapmamış olmak rahim kanseri oluşumunda risk faktörleridir.

BELİRTİLERİ NELERDİR?
En önemli belirtisi menapoz sonrası görülen kanamadır.Menapoz öncesinde ise uzayan veya aşırı veya düzensiz adet kanamaları olan kadınlar mutlaka bir kadın hastalıkları uzmanına başvurmaları gerekir. Hastalık ilerlemişse karında şişkinlik, sarılık dışkılama güçlüğü gibi belirtiler bulunabilir.

ERKEN TANISI MÜMKÜN MÜDÜR?
Rahim kanseri, hazneden (vajina) kanamanın hastayı uyarması nedeni ile erken dönemde teşhis edilir. Hastalığın erken teşhisi için kadınlar mutlaka yılda bir kez kadın hastalıkları uzmanı tarafından muayene edilmelidir.

TANI NASIL KONUR ?
Rahim kanseri şüphesi olan kadınlardan jinekolojik muayene sonrasında küretaj yapılarak parça alınır. Küretaj materyali patolog tarafından incelenir. Kanser hücrelerinin görülmesi ile tanı konur.

Nasıl Tedavi Edilir?
Rahim kanserinin ana tedavisini cerrahi oluşturmaktadır. Patoloji sonucuna göre tekrarlama ihtimali yüksek olan hastalarda cerrahinin ardından radyoterapi (ışın tedavisi) uygulanır. Tümörü ilerlemiş veya cerrahi yapılamayan hastalarda tek başına radyoterapi de bir tedavi seçimidir. Hormon tedavisi ve kemoterapi rahim kanserinde sık uygulanan tedavi yöntemleri değildir. İlerlemiş hastalıkta tümörün özelliklerine göre hormon tedavisi veya kemoterapiye başvurulur.

Kaynak:Tıbbi Onkoloji Derneği

Obez çocukları bekleyen tehlike

Kasım 19, 2009 admin  
Kategori - Çocuk Sağlığı

Küçük ve obez çocukların, dumanaltı olmaktan diğer çocuklara göre daha kötü etkilendikleri bildirildi.

Amerikan Kalp Derneği’ne sunulan bir araştırmada, dumanaltı olmanın yeni yürümeye başlamış ve obez çocuklarda diğer çocuklara göre daha büyük damar ve diğer rahatsızlıklara neden olduğu, bu çocukların yaşamlarının ileri aşamalarında kalp rahatsızlığına yakalanma riskinin daha yüksek olduğu belirtildi.

Ohio Devlet Üniversitesi’nin yaptığı araştırmaya katılanlardan John Bauer, dumanaltına maruz kalmakla, 2 ila 5 yaşlarındaki çocuklarda damar rahatsızlığı arasında bağlantı bulduklarını ifade ederek, bu yaş grubunda olup aynı zamanda obez olan çocukların damar ve diğer hastalıklara yakalanma riskinin iki kat daha fazla olduğunu vurguladı.
Araştırmada, 52’si küçük erkek ve kız çocuk ile yaşları 9 ila 18 arasındaki 107 dumanaltı olan çocuğun durumu karşılaştırıldı. Küçük çocukların yaşça büyüklere göre 4 kat daha fazla risk altında oldukları belirlendi. Bu duruma küçük çocukların sigara içen ebevenynlerine yaşları gereği daha yakın ve bağımlı olmalarının yol açmış olabileceği kaydedildi.

Küçük çocukların sigara dumanına maruz kalmaları nedeniyle sağlıklı dolaşım sisteminin devamı ve onarımında rol alan “endothelial progenitor” hücrelerinin sayısının da yüzde 30 oranında düştüğü ortaya çıktı.

ABD’deki çocukların yüzde 25′inin dumanaltı olduğu bildirildi.
A.A

Bugüne kadar yanlış diyet yapılmış

Kasım 17, 2009 admin  
Kategori - Zayıflama ve Diyet

İngiltere’deki bilimsel danışma kurulu tarafından hazırlanan raporda, son 18 yıldır diyet planları ve sağlıklı beslenme rehberi için temel alınan kalori hesaplama yönteminin yanlış olabileceği iddia edildi.

Beslenme Bilimsel Danışma Kurulu tarafından hazırlanan, ancak henüz 14 haftalık konsültasyon sürecinde bulunan taslak rapora göre, erişkinler günlük kalori alımlarını yüzde 16 artırabilirler.

Normalde günlük kalori alımı kadınlar için 2 bin, erkekler için de 2500 olarak hesaplanırken, kurul, obezite için daha önce belirlenen seviyeyi yükseltti ve insanların daha fazla hareket ederek, daha fazla yiyebilecekleri önerisinde bulundu.

Kurul, hazırladığı raporda, fiziksel aktivite yoluyla enerji yakmanın daha doğru yöntemlerle belirlendiğini belirterek, erişkinlerin yüzde 16 daha fazla kalori alabilmelerinin günlük fazladan 400 kalori anlamına geldiğini, bunun da orta boy bir peynirli burger olduğunu kaydetti.

14 haftalık konsültasyon sürecinin sonunda kurul nihai önerisini yapacak.

Ülkedeki sağlık kuruluşları ise, Sağlık Bakanlığı ve Gıda Standartları Dairesinin raporu, “halının altına süpürebileceğini” savunarak, raporun obezite salgınının tam ortasında halka karmaşık mesajlar verdiğini belirttiler.

Ulusal Obezite Forumu adlı kuruluş da, günde fazladan 400 kalori almanın tehlikesi olmadığını söylemenin “tehlikeli bir tavsiye” olduğu açıklamasından bulundu.
A.A

Domuz gribine bağlı zatürre öldürücü olabilir

Kasım 17, 2009 admin  
Kategori - Sağlık Haberleri

Tüm dünyada salgın halinde yaşanan Domuz Gribi virüsü sonucunda oluşan zatürre ölümcül sonuçlara yol açabiliyor. Dr. Hakan Solak zatürre ve alınması gereken önlemler hakkında bilgi verdi.

Halk arasında zatürre olarak bilinen, (tıbbi tanımlamasıyla pnömoni), bakteri, virüs ve nadiren de parazitlerin oluşturduğu akciğer enfeksiyonu olarak tanımlanmaktadır. Akciğerde meydana gelen enfeksiyon sonucunda, alveol adı verilen hava keseciklerinin içinin dolmasına, bu durum da solunum yetmezliğine neden olmaktadır.

Zatürre daha çok, ileri yaşlarda, kronik akciğer ve kalp hastalığı olan kişilerde, sigara kullananlarda, alkolizm ve madde bağımlılarında, bilinç bozukluğu olan kişilerde sık görülmektedir. Küçük çocuklarda, ileri yaştakilerde ve kronik hastalığı olanlarda daha ağır seyreder ve ölümle sonuçlanabilir.

Hastalık genellikle ateş, halsizlik ve boğaz ağrısı ile üst solunum yolu enfeksiyonu gibi başlayabilir. Birkaç gün sonrasında, genellikle 39 dereceyi aşan yüksek ateş, titreme, nefes darlığı, öksürük ve balgam çıkarmayla beraber batıcı göğüs ağrısı da eklenebilmektedir. Bazen atipik seyirli zatürrelerde bu bulgular belirgin olmayıp karın ağrısı, bulantı, ishal gibi belirtilerde ön planda olabilir.

Çok yaşlı hastalarda öksürük ve balgam çok az olabileceği gibi, ateş de fazla yüksek olmayabilir. Bazen zatürreye neden olan bakteriler kan yolu ile tüm vücuda yayılarak ölümle sonuçlanabilen çok ciddi bir tabloya da neden olabilir.

Zatürreye neden olan bakteriler normalde sağlıklı kişilerin boğaz florasında bulunmaktadır ama hastalık oluşturmazlar. Virüslerin neden olduğu gribal enfeksiyon sonrasında bu bakteriler zatürreye sebep olmakta, esas tehlikeli ve solunum yetmezliğine sebep olan tablo oluşmaktadır.

Zatürre teşhisi, muayene, akciğer filmi ve bazı kan tetkikleri ile konulmaktadır. Hasta olan kişinin saçacağı damlacıkla (öksürme, hapşırma, hatta konuşma esnasında) temas eden kişilere (1-2 metre mesafe) zatürre bulaşabilmektedir. İnsanların kalabalık olarak bulunduğu, okul, cezaevleri gibi yerlerde zatürre salgınları olabilmektedir.

Virüsler de zatürreye sebep olabilmektedir, buna virüs direkt kendi sebep olabildiği gibi, grip salgınları esnasında bakterilerin (özellikle streptekok ve stafilokok bakterileri) eklenmesiyle çok tehlikeli ve öldürücü olabilecek zatürreler gelişmektedir.

Domuz gribi virüsü ile grip olmuş kişilerde de bu bakteriler öldürücü zatürrelere sebep olabileceği için çok dikkatli olunmalıdır. Zatürreye karşı geliştirilmiş aşı bazı bakteri türlerine karşı koruyucu olabileceğinden, risk gruplarında bu aşının yapılması önerilmektedir. Zatürre olan kişiler hastalığın ağırlığına ve seyrine göre, ayakta ya da evde tedavi edilebilir.

Haberturk

Ender Saraç - Aç Bırakmayan Diyet

Kasım 16, 2009 admin  
Kategori - Zayıflama ve Diyet

Dr.Ender Saraç hem zayıflamanızı sağlayacak hemde tok tutacak keyif alarak yapacağınız bir diyet listesi.
Tok tutan diyet
sabah
*1 dilim tam buğday emneği
*Az yağlı peynir
*Lop yumurta
*Maydanoz, sivri biber
*1 tatlıkaşığı bal
Öğlen
*1porsiyon tavuk yada balık
* Yeşillikleri bol bir salata
*1Porsiyon zeytin yağlı kabak yada ıspanak,yada pazı yemeği
Ara
*Sütlaç yada puding bol tarcınlı
*1kivi veya muz
*1 avuç ceviz yada badem
Akşam
*Çorba(mercimek veya diğer baklagillerden)
*ıspanaklı börek(sıvı yağ ile yapılmış)
*Közlenmiş biber
*Zeytin yağlı taze fasulye
Gece
*Fırında meyve veya tarçınlı cevizli meyve salatası
*çekirdekli siyah üzüm
Not gün içersinde 5-6 bardak yeşil çayveya rezene.

İnsüline gerek kalmayacak

Kasım 15, 2009 admin  
Kategori - Sağlık Haberleri

Türk bilim adamı Salih Şanlıoğlu ve ekibinin, şeker hastalarının birkaç yıl bile olsa insülin enjeksiyonu olmadan yaşamalarına olanak sağlayan ”adacık nakli”ni gen tedavisiyle geliştiren ve sıçanlarda bağışıklık sistemini baskılayıcı ilaçlar kullanmadan başarıya ulaşmasını sağlayan araştırması, ABD’de yayımlanan Human Gene Therapy dergisine kapak oldu.

Akdeniz Üniversitesi (AÜ) Gen Tedavi Ünitesi Başkanı Prof. Dr. Salih Şanlıoğlu ve ekibi, dünyada yaklaşık 250 milyon diyabetli hastanın 25 milyonunu oluşturan insüline bağımlı (Tip 1) diyabet hastasının birkaç yıl da olsa insülin enjeksiyonsuz yaşamalarına olanak sağlayan ”adacık nakli”nin, bağışıklık sistemini baskılayıcı ilaçlar kullanmadan başarıya ulaşması için deneysel gen ve hücre tedavi metodu geliştirdi.

İnsüline bağımlı şeker hastaları için ümit vaad eden TÜBİTAK destekli araştırma, ABD’de yayımlanan Human Gene Therapy dergisinin ekim ayı sayısına kapak oldu.

Araştırmayı Şanlığıoğlu’nun başkanlığında AÜ’den Prof. Dr. Mustafa Kemal Balcı, Dr. Ercüment Dirice, Doç. Dr. Ahter Dilşad Şanlıoğlu, Araştırma Görövlileri Sevim Kahraman ve Saffet Öztürk, Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi Joslin Diyabet Merkezi’nden Doç. Dr. Abdülkadir Ömer ve Iowa Üniversitesi Gen Tedavi Merkezi’nden Prof. Dr. Thomas S. Griffith katıldı. Çalışma önümüzdeki hafta Almanya’da yapılacak Avrupa Gen Tedavi Birliği’nin toplantısında da sunulacak.

Prof. Dr. Şanlıoğlu, AA muhabirine yaptığı açıklamada, yüksek kan şekeri seviyesini normal düzeye indirmek için insülin bağımlı şeker hastalığının tedavisinde standart rutin uygulama olarak hastalara günlük kan şeker düzeyi takibi ve periyodik insülin enjeksiyonu önerildiğini vurguladı.

İnsülin bağımlı şeker hastalığının tedavisindeki en kalıcı çözümün pankreas nakli olduğunu belirten Şanlıoğlu, buna karşın nakil yapılan organın reddedilmemesi için hastaların hayatları boyunca bağışıklık sistemini baskılayıcı ilaçlar kullanmaları gerektiğini söyledi.

Uzun süre bağışıklık sistemini baskılayıcı ilaçlar kullanımının ciddi yan etkileri olduğunu ifade eden Şanlıoğlu, pankreas naklinin böbrek nakline ihtiyaç duyan ileri evre diyabetik hastalarda uygulandığını kaydetti.

-İNSÜLİN ENJEKSİYONSUZ YAŞAM-

İnsülin bağımlı şeker hastalığının tedavisinde pankreas organ nakline alternatif olarak geliştirilen bir diğer yöntemin ”adacık nakli” olduğunu vurgulayan Şanlıoğlu, bu yöntemde hastaların karaciğerlerine, bağışıklık sistemini baskılayıcı ilaçlarla birlikte ölmüş vericilerden alınan pankreas hücreleri nakledildiğini kaydetti.

Pankreas dokusunda bulunan beta hücresi adacıklarının, insülin üreterek hastanın bu enzimi dışarıdan almasına gerek bırakmadığını ifade eden Şanlıoğlu, yapılan çok merkezli araştırmaların ilk birkaç yıl içerisinde nakledilen adacıkların karaciğerde fonksiyonlarını yitirdiklerini gösterdiğini belirtti.

Prof. Dr. Şanlıoğlu, hastaların pek çoğunun bu nedenle 5 yıl sonra tekrar insülin enjeksiyonuna ihtiyaç duyduklarına işaret ederek, ”Bu nedenle hastalarda ciddi yan etkiler oluşturma potansiyeli olan bağışıklık sistemini baskılayan ilaçlar kullanılmaksızın nakledilen adacıkları vücut içerisinde uzun süreli tahribattan koruyabilecek yeni gen tedavi yöntemlerinin geliştirilmesine ihtiyaç vardır” dedi.

Bu amaçla henüz insanlarda denenmemiş deneysel bir gen ve hücre tedavi metodu geliştirdiklerini vurgulayan Şanlıoğlu, sıçanlarda bağışıklık sistemini baskılayıcı ilaç kullanmadan adacık naklinde daha uzun süre kan şekeri seviyesini normale indirdiklerini dile getirdi.

Şanlıoğlu, ”Bugün için adacık naklinde karşılaşılan en önemli sorunları gidermek ancak uyguladığımız yöntemin zamanla kliniğe uygulanabilmesiyle mümkün olabilecektir. Human Gene Therapy dergisinin 2009 yılı Ekim ayı sayısında yayımlanan bu çalışmamız adacık hücre nakline getirdiği yenilikler sebebiyle aynı sayıda dergi kapağına konu olmuştur” dedi.

-DERGİYE KAPAK OLAN ARAŞTIRMA-

Şanlıoğlu ve ekibi, laboratuvar ortamında ilaç vererek pankreatik beta hücrelerini tahrip ettiği sıçanlarda insandakine benzer bir şeker hastalığı modeli geliştirildi.

Sonra şeker hastalığı oluşturulan sıçanlardan bir kısmına sağlıklı sıçanlardan alınan adacıklar (pankreatik beta hücre kümesi), bir kısmına da ”TRAIL” geni nakledilen adacıklar yerleştirildi.

Nakil sonrası gen nakli yapılmayan adacıkların yerleştirildiği sıçanlarda şeker düzeyi kısa süreli olarak normal seviyelere, gen nakli yapılan adacıkların yerleştirildiği sıçanlarda ise çok daha uzun süre kan şeker seviyesi normal seviyelere indirildi.

Gen nakli yapılmış adacıklarla daha uzun süreli kan şeker düzeyinde normalleşmenin sağlanması, nakledilen genin insülin üreten adacıkları alıcı hastanın bağışıklık sistemi hücrelerine karşı koruyabildiğini gösterdi. Gen nakliyle adacıkların hücresel bir tahribattan korunması mümkün olurken, bunu başarmak için nakil sonrasında alıcının kendi bağışıklık sistemini baskılayıcı ilaçlar kullanması gerekmedi.

AA

Sonraki Sayfa »